Yıl 1992…Saatler dursa da zaman akıp gitmeye devam ediyordu Bosna’da. Toprağın ıslaklığına ve soğuğuna aldırış etmeden yere oturan küçük, parıldayan gözleriyle ve meraklı bakışlarıyla etrafı süzüyordu. Ne kadar da cılız bir çocuk… Hatta çirkin bile denilebilir, ya da denilemez… Yüzündeki yaralardan ve kirlerden dolayı belli olmuyor ki… Karar veremiyor insan öyle bir bakışta… Ama şundan eminim ki gözleri çok güzel, yıldız misali parlıyor boncukları… Bu dünyanın kirine karşı fazla masum... Bu küçük, doğmak için ne kötü bir zamanı seçmiş. Ona ve diğerlerine üzülüyorum. Fazla mı yufka yürekli oldum ben? Ah! Neyse yoluma devam etmeliyim--- !

Bu da ne! Hangi dikkatsiz çarptı bana?

‘’Ö- Özür dilerim efendim, çok özür dilerim, bilerek olmadı’’

           Ah şu sokak çocukları… Bakışlarımı bana çarpan tombul çocuğa çevirdim. Utanırcasına kafasını eğdi.  Gözlerimi devirip hafifçe yan tarafa ittim pembe yanaklı ufaklığı…

‘’Git ve oynayacak başka bir yer bul çocuk! İşim başımdan aşkın zaten’’

        Ahh bu baş ağrıları beni çıldırtacak… Ense kökünden başlayıp beynimi ele geçiren baş ağrılarım… Elim şakaklarımı ovarken yürümeye devam ediyordum, sağımdan tiz ama yüksek bir ses işittim. Sanırım başka bir çocuktu. Devam et, devam et, devam et… Bakma o tarafa. Sana ne, ne oluyorsa oluyor. Dediğim gibi fazla yufka yürekli oluyordum, olmamalıyım! Ama nafile… Fötr şapkamı çıkararak güneşin iyice sarı ve parlak gösterdiği saçlarımı karıştırdım. Ne olacaksa olsun! Hızlı olsam yeter. Köşeden dönüp başka sokağa saptım. Oradan başka bir sokağa derken nereye gideceğini unutmuş birinin şaşkınlığı sardı her yerimi Burada adam bile öldürsen kimsenin haberi olmaz, piyango bana vurdu desene… Başladığım yere geri mi geldim ne?  Tiz sesin yakarışları ve bağırışları, yanlarına vardığımda kesildi. Hadi ama saldıranlar da mı çocuk?’’ çıldırmak üzereydim. Bıkkın bir ifadeyle bana bakan iki ergene tıslarcasına ‘’Siz hala burada mısınız?’’ dedim. ‘’Yürüyün gidin küçük iblisler! ‘’diye bağırdığım da arkalarından gelen toz bulutunu görebiliyordum. Duvarın köşesinde duran korkmuş gözlere baktığım da sabahki boncuk gözlü cılız çocuk olduğunu fark ettim. Aheste aheste yanıma gelerek cebinden haşlanmış bir adet patates çıkarttı ve bana uzattı. ‘’Alın bunu bayım, size teşekkür için verebileceğim tek şey bu patates. Aslında bakarsanız, o iri çocuklar bu patatesi yemeye hakkım olmadığını ve ölmemin dünya için güzel bir hediye olacağını söylediler.’’ Dudağı kanıyordu, çok yarası vardı, kirliydi ama çekik boncuk gözleri tertemiz bakıyordu. Boşnak olmalıydı. Az çok tahmin ettim yaşadığı senaryoyu...  Miniğe eğildim  ’Al bunu ve sen ye çocuk, ayrıca o serserileri umursamadan güçlü olmayı öğrenmelisin. Bu dünya güçsüzler için bir cehennem, bunu aklından çıkarma, anlaşıldı mı? ‘’ dediğim anda bu cümleyi kurmamı beklemiş ve bir asker gibi ‘’Peki bayım, deneyeceğim’’ diye sesini yükseltti. Dediği şeyden ziyade, konuşma tarzı bir çocuğa göre fazla resmi ve büyükçeydi . Her şeyi ile bana birini hatırlatıyordu… Tam yola koyulacakken miniğe ‘’İsmin nedir ?’’ diye sordum ,’’Besim!’’ dedi. Ben de gözlerimi kısarak ‘’Edgar’’ dediğimde, minik anlamamış görünüyordu .’’Bu da benim ismim Besim, memnun oldum…’’ gülerek ‘’Ah şimdi anladım bayım, memnun oldum’’ diye karşılık verdi. Ardından ‘’Bayım hakkım değil biliyorum ama suyunuz var mı acaba?  Çantamdan iki şişe su çıkartıp uzattım. Ardından şapkamla selam vererek sokağı terk ettim.

        Neydi buradakilerin birbirleriyle alıp veremedikleri? Niçin bu kadar nefret? Neyse bu benim sorunum değil. Bazı insanları düzeltemeyiz, sonra o düzeltemediğimiz insanların çocukları olur, hatta torunları, böylece dünya adaletsizlikle dolu bir hapishaneden farksız hale gelir. Kendimle konuşurken varmak istediğim yere varmıştım. Karşımdaki hafif kır saçlı adamı görünce el sallayarak hızlı adımlarla yanına gittim. ’Merhaba Bay Miller’’ diyerek şapkasını çıkarttı. ’Merhabalar Bay Smith, sizi gördüğüme sevindim’’ dedim gülerek. Ardından iş hakkında konuşmaya başladık. Bay Smith yani Gilbert benim gibi yazar. Aynı gazetede yazıyoruz. Benim için bir iş ortağından çok abi gibidir. Çok şefkatli, ayrıca anladığım kadarıyla o da buradaki durumlardan rahatsız görünüyor. Yolda yürürken bize dikilen bakışlardan rahatsız olmuştum. Bazıları imrenir gibi bazıları da sadece bakıyor, hayattan vazgeçmiş gibi… Sanırım üzerimizin bu kadar temiz ve bakımlı olması halka tuhaf geliyor. Neredeyse iki yıldır buraya gelip gitmemize karşın halen alışmak zor.

                  Sabah uyandığımda yine aynı karanlık hava vardı.  Evden çıkarak tatil günümü sokaklarda geçirmeye karar verdim ve yola koyuldum. Ağzıma tıktığım bayat ekmeği bitirir bitirmez hızlandım ve yolda bir sürü insanla karşılaştım. Kimisi güzel giyimli, kimisi köle gibiydi adeta… Sağımdan o tanıdık ince sesi işittim. Elini ağzının kenarına siper etmiş ’’Bayım… Merhaba’’ diyerek daha da yaklaştı. Daha temizdi bu sefer, en azından yüzü belli oluyordu ve çok tatlı bir çocuktu.

 ‘’Ovv bayım sizi bir daha göreceğimi biliyordum, size vermem gereken bir şey var.’’

‘’Merhaba Besim, neymiş acaba vereceğin şey?’’

       Elindeki bozuk parayı bana uzatarak ‘’Verdiğiniz suların parası bayım, bunun için çok çalıştım hatta fazladan dayak bile yedim.’’ Kaşlarımı kaldırarak elini ittim ve ‘’Bu parayı almam, hele dayakla kazanılmış bir parayı asla ama asla almam, dedim. Söyle bana şu sana fazladan dayak atan kişi kim? ’

 Fısıldayarak :‘’Bayım o, çalıştığım evin sahibi Bay Nikola. Gerçekten korkunç birisi, bana para bile vermiyor. Söylediğine göre bizim genlerimizde varmış hamallık ve bunun için ödüle gerek yokmuş.’’

‘’Seni neden dövdü peki, hep döver mi?’’

‘’Size vermek için bir günlüğüne para alacağım bir işte çalıştım ve geç geldiğimi fark ettiği için bana defalarca vurdu. Zaten her gün herkes vuruyor bana. Alıştım Bayım.’’ diyerek gülümsedi. ‘’Bayım siz Sırp olamazsınız, peki ya neredensiniz?’’ diye sordu. ’Uzak bir yerdenim Besim, çok uzak’’ ‘’Ben de bir gün uzak bir yere gitmek istiyorum’’ dedi. Konuşmadan biraz yürüdük.

‘’Yorulmadın mı, evine gitsene ailen merak etmiştir’’

‘’Beni merak edecek bir ailem olmasını isterdim ama şükür ki bir evim var. Hatta bir gölün yanında. Çok özel bir yer orası.’’

  ‘’Buralarda bir göl olsa haberim olurdu Besim, Küçük bir yerdeyiz.’’

‘’İnanmıyorsanız götüreyim sizi’’

 ‘’Götür bakalım’’

 Ne de olsa vaktim boldu bugün. Sola saparak hızla yürüdü on dakika kadar. Sonunda büyük bir evin önünde durduk ve köşesindeki köpek kulübesine benzer yere yaklaştık. Çömelerek paltomdan çekiştirdi, benim de çömelmemi istiyordu. Tam gülecekken önünde duran minik çukuru işaret etti. ’Burası bir göl değil Besim’’ dedim ise ‘’Hayır bayım, burası bir göl. Hatta bana sorarsanız bir okyanus kadar derin. Kimseye söylemeyin ama burası gerçekten özel.’’

‘’Ne özelliği varmış ?’’

‘’Sadece yağmur yağdığı zaman beliriyor ve bana inanın gördüğüm en güzel göl bu’’

Kendisi gibi minik olan çukurdan bahsederken gözlerinin okyanus kadar parladığına yemin edebilirim…

 Köpek kulübesini andıran şey Besim’in yaşadığı yermiş ve ev sahibi diğerlerini görüp bunun için şükretmesi gerektiğini söyleyip duruyormuş. Bu kadar küçük yaşta bunca acı ve aşağılama… Vücuduna göre büyük bir kalp taşıyor ve çok zeki. Onun kadar hayalperest bir çocuğu, böyle birini hiç tanımamıştım.  Artık her tatil günümü onunla geçiriyordum, yol arkadaşım gibiydi. Çalıştığı evdeki haksızlıklardan, ev sahibinin kötülükten kararmış gözlerinden bahsediyordu. Kimi zaman da düşlediği hayattan konuşuyordu. Dokuz yaşında olduğunu ama insanların yaşını sormayı gereksiz bulduğunu, çünkü tanıştığı büyüklerin çoğunun mantıklı konuşmadığını söylüyordu. Bu çocuk bu zekâyla ayak işleri ve hamallık yapmak zorundaydı. Üzülüyor muydum yoksa acıyor mu?  Hayır, ikisi de değil… Tanışalı iki ay oluyordu ve bu çocuğu ben çok fazla seviyordum. Evladım gibi, kardeşim gibi, penceremin önüne konan minik serçeyi sevdiğim gibi seviyordum.  Gördüğüm kadarıyla Besim’in kalın bir paltosu yoktu ama işin kötüsü benim ona yeni bir palto alacak param da yoktu. Benden önce bu evde kalan insanların eşyalarını tıktığım odadan bir şeyler çıkması umuduyla kolilerin arasına daldım. Kim bilir şimdi neredeler, yaşıyorlar mı o bile belli değil. Birkaç kıyafet almamın ne sakıncası olur ki? Eşyaların arasından bir çocuğa olabilecek hiçbir şey çıkmadı. Gözüme ilişen koca bir paltoyu aldım ve kesip dikmeye başladım. Bittiğinde karşımda gördüğüm şaheserle biraz bakıştık, güzel olmuştu. Tatil günüm geldiğinde küçük dostuma paltosunu vereceğim için çok mutluydum. Sokağa çıkıp her zamanki yerimizde yeşil vadide bekleyedurdum, yeşil vadi aslında yer yer çimenlerin olduğu minik bir topraktan ibaretti. Ama Besim’e göre yeşil vadiydi… Ben düşüncelere dalmışken, kafası eğik, bana doğru gelen Besim’i fark ettim. Ona ne olmuştu? Yaka paça dışarı atılmış gibiydi, çok korkmuştu ve harbi bir dayak yediği belliydi. Yanına koşarak gittiğim de gözlerindeki minik yaşları gördüm.

‘Sana bunu kimin yaptığını derhal söyle!’’ dedim ve o da burnunu çekerek: ‘’Kendimi hiç olmadığım kadar çaresiz hissediyorum bayım, Bay Nikola’nın gözlerindeki ateşe şahit oldum. Ama ben bir şey yapmamıştım ki’’ dedi.

‘’Neler oldu? Ne yapmış olabilirsin ki? ‘’

‘’Her zamanki gibi işlerimi halletmiş, gölümün orada oturuyordum. Sonra birden askerler geldi ve beni tekmeleyerek o koca eve soktular. Bay Nikola da bir asker. Sanırım gelenler de onun askerleriydi. Hiç girmediğim odasına götürdüler beni ve kıyafetlerimi çıkartıp aradılar, hem de izinsiz inanabiliyor musunuz? Bana feci küfürler ettiler ve askeriyeye ait önemli bir şeyi çaldığımı söylediler. Aksini söylediğim de, yerini söylemezsem beni o çukura gömeceklerini söylediler. Bayım çok korktum, beni bir müddet dövmelerine izin verdim. Sonra gördüğüm pencereden atladım, iyi ki ölmedim. ’’ diyerek gülümsedi. Adeta donakalmıştım. Neler olmuştu öyle? O kadar sakindi ki. Yanlış mı anladım diye düşündüm bir an. Burada yaşadığım zaman içinde öğrendiğim tek şey askerlere bulaşılmayacağıydı. Ölüm, buradaki Boşnaklar için olunca normal bir şeydi. Onu öylece bırakamazdım. Belli ki birileri pis işlerinin üstünü kapatmak için bizim miniğe iftira atmıştı. Ne olursa olsun boş yere ölmesine göz yumamazdım. Elimdeki paltoyu birden üstüne örttüm ve şaşırmış yüzüne bakarak biraz eğlendim. ‘’Becerilerimi herkes için kullanmam Besim, değerini bil.’’ diyerek sırıttım ve yolda bir müddet benim yanımda kalması gerektiğini, çok dikkat etmesini, çünkü onu arayanların olabileceğini anlattım. Eve yaklaştığımızda birden bana sarıldı. Bu duyguyu fazla tattığım söylenemezdi. Minnetle bana bakarak ‘’Bayım yaptıklarınız için size çok teşekkür ederim ve artık en özel olan gölümden bile özelsiniz benim için. Çünkü siz sadece yağmur yağdığında belirmiyorsunuz, hep varsınız...’’ Dedikleri beni çok duygulandırmıştı. Çünkü gölün, onun için değerini biliyordum. Buruk bir tebessümle karşılık verebildim ve gözlerimin kızardığını anladığımda saçını okşadım, eve gittik. Yatacağı yeri ve ortalığı gösterdiğimde, adeta mest olmuştu .’’Bayım burası çok güzel. Bay Nikola’nın evinden bile…Hafif gülümsedim ve ona büyük geleceğine emin olduğum birkaç parça verdim. Meleğe benziyordu üstündeki beyaz bol kıyafetle ve biraz da komik… Üstümü çıkartıp yatağa girecekken bana seslendi:

“Bayım namaz kılmayacak mısınız?’’ az çok bilgim olduğu için anladım ve ‘’Hayır Besim, ben ailenden farklı olarak Müslüman değilim. Farklı bir dine mensubum. Yani namaz kılmam gerekmiyor. ‘’dedim. Kaşlarını çattı ve  ‘’Sanırım anladım bayım. Siz iyi bir insansınız, bana bir sürü iyilikler yaptınız. Böyle sebepler varken, bize yapıldığı gibi yargılamamalıyım, saygı duymalıyım değil mi? Demek ki başka dinlerden insanlar da iyilik yapabilir. Sırplar bana kötü davrandığı için diğer dinden olan insanların da kötü olacağını düşünmüştüm. Yanlış düşünmüşüm.

Dediklerini dinlerken bir kez daha hayret ettim. Tanrım bu nasıl bir çocuktu. Nasıl bu kadar zekice ve büyükçe cümleler kurabiliyordu. Şaşkınlığım geçtiğinde gülümseyerek ‘’Dediğin her şey doğru Besim, iyilik evrensel bir şeydir. Yani isteyen herkes iyi olabilir. Yeter ki istesin…’’                                                                                         O da gülümseyerek kafasını salladı, başını okşayıp elini tutum ve onu uyumaya bıraktım.

Dürtüldüğümü anlayıp gözlerimi açtığımda karşımda Besim’i gördüm. Ardından cep saatime uzanıp baktım. Saat sabahın beşiydi…

‘’Sence de fazla erken değil mi Besim?’’

‘’Üzgünüm, uyandırdım bayım, ama hep bu saatte uyanıp çalışmaya başlarım. Bu yüzden daha fazla uyuyamadım’ ’diyerek yerinde sağa sola sallandı.

‘’Önemi yok Besim, hem benim de erken kalkmam iyi oldu, birkaç işim vardı. Ama önce karnımızı doyuralım. ’

Günler birbirini hızla kovalarken ben bu kaçak miniğe daha da bağlanıyordum. Miniğin yanaklarına kan gelmişti resmen. Aynaya baktığımda mutluydum, değişmiştim; sanki yeniden doğmuş gibiydim. Bu çocuğa yardım etmek bana da yardım ediyordu, kararan kalbimi tazeliyor ve bunu hayretler içinde izliyordum…

 Artık iş için çıktığımda endişelenmiyordum. Çünkü tek başına korkmadığına emin olmuştum o da alışmıştı benim gibi...

Edebiyata adeta âşık olduğumdandır ki yazmayı da çok severim. Evin her köşesinde denemelerimi ve hikâyelerimi görmek olağan… Her gün sıkılmasın diye ona yazdıklarımdan veriyordum ve şaşılır biçimde çok hızlı okuyordu. Üstün zekâlı olabilir miydi? Yorumlamaları ve öğrenme hızı bir çocuğa göre fazla iyi seviyedeydi. Bir yaşıtımla konuşuyorum hissi veriyordu. Bir defasında bana hikâyemdeki mantık hatalarını söyledi.

Bu kadar hızlı öğrendiğini görünce ona ara sıra İngilizce dersi ve temelde bilmesi gereken şeyleri öğretmeyi karar verdim. Dediklerimi dinlerken o kadar gülüyordu ki pek gülmeyen beni bile güldürmeyi başarıyordu.

Onu Gilbert ile tanıştırmam biraz zamanımı almıştı. Gilbert, ona her hafta İngilizce çalışmasına yardımcı olsun diye kitaplar getiriyordu. Bir gün bana ‘’biliyor musun, bazen gerçekten baba oğul olduğunuzu düşünüyorum. Gerçekten ona neden yardımcı oluyorsun? Başın belaya girebilir. Araştırdım ve çalıştığı yer önemli birinin konutu. Bu kadar önemli mi? ’diye sordu:

‘’Bu çocuk bana yeniden yaşadığımı hissettiriyor Gilbert.O çok masum ve hayat dolu. Şuna baksana… Yaşayamadığım çocukluğumu onun yaşaması zevk veriyor bana. Kendi dünyasının kapılarını bana da açtı ve ben orada kalmak istiyorum.’’ dedim. Artık benim için ne ifade ettiğini biliyordum. Bu çocuk bana gerçek bir ilaçtı. Küçüklüğümden beri depresif biri olmuşumdur. Babamın komutan olması nedeniyle asla normal bir hayat yaşayamamıştım, babam ölene dek beni kötü biri yapmak için çaba sarf etti. Her zaman olması gereken onun kurallarıydı ve hayatımdaki birçok travmanın sebebi babamdı.

Besim beni siyah beyaz dünyamdan alıp kendi devasa ve rengârenk dünyasına aldı.

Neredeyse bir yıl oluyordu benim yanımda kalmaya başlayalı. Tabiki her zaman evde değildi Besim. O eve yaklaşmamak şartıyla yeni maceralar aramaya çıkıyordu ara sıra. Aynı zamanda İngilizcesini çok fazla geliştirmişti. Başlarda sadece bir şeylerle meşgul olsun diye öğretiyordum. Gilbert ile onun hakkında bazı düşüncelerimiz vardı. Onu buralardan götürecek okumasını sağlayacaktık. Bu çok zor olacaktı ama Gilbert soylu bir aileden geliyordu ve çevresi çok genişti. Buradan otostop çekerek gitmeye kalksa her geçen onu alır ve ta Fizan’a kadar gider. Ayrıca Besim’in gözlerinin çok çekik olmaması da bize yardım edecek, onun Boşnak olduğunu anlamaları zorlaşacaktı…

Zamanı geldiğinde Gilbert gerekli konuşmaları yaptı ve hazırlıklar tamamlanmıştı. Yapmamız gereken tek şey Besim’e olacakları anlatmaktı…

Ona yapacaklarımızı anlattığımda mutlu görünüyordu. ‘’Bayım uzaklara mı gideceğim gerçekten? Dualarımın hepsi kabul olmuş, bu çok güzel bayım. Ama burada gölümü ve yeşil vadimi bırakmak çok üzücü . Onları da yanımıza alamaz mıyız?’’ dediğinde küçük bir kahkaha koptu benden.

‘’Besim seni götürmek bile bir hayli zor, gölünü nasıl götürelim? Hem gideceğimiz yerde gölün kadar olmasa da güzel göller var, inan.’’

Bu minik her hareketiyle güldürüyordu beni.

Her şey hazırdı. Tam yürümeye başlamıştık ki birden minik durdu ve gölünü son kez görmek istediğini söyledi. Bu tehlikeli olabilirdi çünkü o günden sonra hiç ortalıkta görünmemişti Besim. İzin vermek durumunda kaldım. Sonuçta pekiyi muamele göremese de orası doğup büyüdüğü yerdi…

Büyük eve baktığımda hiçbir şey değişmemişti, aynı kasvetli hava vardı. Tam göle doğru hareket ederken birden sertçe bize bakan bir adam gördüm. Sinirliydi ve anlamıştım… Bu evin sahibi olan o komutandı, o an anlamam gerekirdi bakışlarından… Bu çocuğa zarar vermesi için bir sebebe gerek yoktu. İçinde barındırdığı saf kin, muhtemelen ona sadece ‘’Öldür!’’ diyordu. Yanımıza yaklaştığında o kadar sinirliydi ki gözlerinin beyazını görmem için mikroskop gerekirdi…

‘’Seni uğursuz velet! Seni arıyorduk, ayağıma mı geldin ha! bu iyi oldu.!! Zaten hep sinir etmiştin beni’’ dediğinde kulaklarını tıkamıştım Besim’in. Bu laflar kötüydü ve daha fazlası da vardı. Gerisini duymasına gerek yoktu…

Öfkeyle yerden kocaman bir şey aldı ve miniğe fırlattı. Eğer ona gelseydi gerçekten büyük sorunlara sebep olabilirdi. Kafası yarılabilirdi. Belki daha da kötüsü…

Kendimi miniğin önüne atmış ve taşın ona gelmesini engellemiştim. Ama kafam feci şekilde ağrıyordu. Ama bir dakika, bu normal mi? Sanki her şey birbirine karışıyor ve... Ve daha da bulanık… Her şey neden bu denli karanlık?

Gözümü açtığımda tepemdeki tavandaki lekeler bana bakıyordu. Buranın kaldığım ev olduğunu anladığımda kendimi kötü hissettim. Ancak etrafta kimse yoktu. Başım deli gibi zonkluyordu ve sargılıydı. Masadaki notu okumamla her şey anlam kazanmaya başlamıştı.

 ‘’Edgar! Seni burada bırakmaktan başka çarem yoktu. Yoksa Besim’in kaderi de aynı diğerleri gibi olacak. Her şey konuştuğumuz gibi. Besim’i yanımda götürüyorum ve seni de en yakın zamanda buraya bekliyoruz…

                                                                                                                             GİLBERT  SMITH

Gitmelerine sevinmiştim. Umarım her şey yolunda gitmiştir… Günlerce onlardan haber alamadım. Ben onların arkasından nasıl gidebilirdim ki? Gidemedim. Gilbert’e güveniyordum. Gazetede çıkan bir yazım yüzünden ülke dışına çıkmam yasaklanmıştı. İki ay kadar sonra Gilbert’ten bir mektup aldım. Ortadoğu’ya savaş muhabiri olarak gönderildiğini, gitmek zorunda olduğunu, Besim’i yetim çocukların kaldığı bir yurda bırakmak zorunda kaldığını yazıyordu.

Besim, hayal ettiği şeylere kavuşabildi mi, bilemiyordum. Onu bir daha hiç göremedim, haber alamadım. Bu sene tam yetmiş yaşıma bastım. Gilbert beş sene evvel amansız bir hastalıktan dolayı sonsuz uykuya daldı. Pişman olacağı hiçbir şey yoktu. Onun için mutluyum. Ölürken bile gülüyordu…

Yıllar geçse de aklımdan çıkmıyordu Besim. Emekli olmuştum ve çok istediği bir evlada bir türlü sahip olamamış, eşini kaybetmiş, yalnız bir ihtiyar olarak bakımevinde bütün zamanımı yazarak geçiriyordum…

Bir gün bahçedeki bankta otururken omzumu dürten bir elle irkildim. Uzun boylu, temiz giyimli bir delikanlı bana bakıp gülümsüyordu. Zengin görünüyordu. Kaliteli bir takım elbisesi, pahalı ayakkabıları, iri iri siyah gözleri vardı. Bu gözler bir yerlerden tanıdık geliyordu ama nerden?

‘’Bayım! Buralarda okyanus kadar büyük ve şahane bir göl gördünüz mü acaba?’’ dediğinde her şey anlam kazandı. Yıllardır içimde tuttuğum gözyaşlarım akmaya başladı. 

 Bu, gururlu bir BABA’nın iyilikten doğan öz evladı değildi de neydi? O benim gözleri okyanus kadar derin bakan oğlumdu..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.