........Yıllar boyu bu nehirle mücadele veren insanların imdadına yakın bir zaman önce İmparator Justinianus yetişmişti. Kostantinapolis’e inşa ettiği, gelmiş geçmiş en büyük mabet olan Azize Sophia Kilisesi’nden sonra şimdi de Sangarios Nehri’ni alt edecek devasa bir köprü yaptırıyordu. Doğuya sefer hazırlığında olduğundan, askerlerinin bu hırçın sularda telef olmasını istemiyordu. Son seferinde askerleri haftalarca nehrin kenarında vakit kaybedince böyle bir karar almış olmalıydı. Kraliçe Theodore için inşa ettirdiği de söylentiler arasındaydı. Köprünün bitimine sadece haftalar kalmıştı ve gerçekten en az Kostantinapolis’teki yapılar kadar görkemliydi. Seyyah burada geçirdiği günlerin neredeyse tamamında köprüyü gün batımıyla birlikte seyrediyordu. Yüzlerce işçi, askerlerin denetiminde harıl harıl çalışıyordu. Aralarında mahkûmlar da olduğu için askerler gözlerini onlardan ayırmıyor hatta bazen az çalışanlara işkence ettikleri bile oluyordu. Seyyah, köprüyü gören ufak bir tepeden inşaatı izliyor, her şeye şahit oluyordu. Gün batımında göğe doğru yükselen köprü ayakları altın rengine bürünüyor, Seyyah’ın yüreğini büyük bir coşku kaplıyordu. O kadar benimsemişti ki bu verimli toprakları, ayrılmak istemiyordu, kopamıyordu buradan. Kendine köprünün bitimine kadar mühlet verdi, köprü tamamlanınca, üstünden ilk o geçecekti ve arayışına kaldığı yerden devam edecekti…

-II-

Seyyah için yeni bir gün yine aynı şekilde başlamış, yine kendini köprünün inşasını izlerken bulmuştu. Heybesinden azığını çıkarıp karnını biraz doyurmaya niyetlenmişti ki yine başına konan yağmur damlalarını hissetti. Bu toprakların bu denli bereketli olmasına şaşırmamalı diye geçirdi içinden. Kalkmaya niyeti yoktu, eğer yağmur şiddetlenirse hemen ötede bulunan ağacın altına sığınacaktı. Köprüye baktığında işçilerin yağmurdan dolayı çadırlarına yöneldiklerini gördü. Fakat dikkatini çeken şey o karmaşada diğerlerinin aksine başka yöne giden bir işçi oldu. Askerlerin onu göremeyeceği bir çukurun etrafından dolanarak sıvışıyordu oradan.

İşte şimdi seyyah için yeni bir macera fırsatı doğmuştu. Apar topar ayaklanıp işçinin kaçtığı yöne doğru ilerledi. Yaptığı çok tehlikeliydi, imparatorun askerleri onu görürse daha yeni kaçan işçinin yerini kendiyle dolduracaklarını biliyordu. Ama içinden bir ses onu işçiye doğru sürüklüyor, arayış arzusunu dibine kadar hissediyordu. İşçinin peşine düştü. İlerdeki çukuru geçtikten sonra önüne büyük bir kayalık çıktı. O sırada duyduğu ses kayalığın arkasından geliyordu, sessiz adımlarla sesin olduğu tarafa yöneldi. İşte şimdi işçiyi görmüştü fakat hiç tahmin etmediği bir şeyle karşılaştı. Karşısında önündeki kâğıda bir şeyler yazan genç bir adam görüyordu. Usulca yanına gitmek istedi fakat Seyyah’ın yaklaştığını gören işçi korkup geri çekilmeye başladı. İyi bildiği Latincesi ile Seyyah ona sakin olmasını, kendisinden ona bir zarar gelmeyeceğini, sadece diyar diyar gezen bir seyyah olduğunu anlattı. Genç işçi ona tam güvenmemekle birlikte yanına yaklaşmasına izin verdi. Seyyah’ın gözü gencin önünde duran parşömenlerdeydi. “Neden işçiler çadırlarına gitmişken sen gizlice buraya kaçtın?” diye sordu. Genç, bir anda yanı başında biten bu orta yaşlı seyyaha güvenmekte hâlâ tereddütteydi fakat onla yaşayacağı ufak bir sürtüşmeyle askerlerin buraya toplanacağından korkuyordu. “Buraya yazmaya geliyorum” diyerek kaçamak bir cevap attı ortaya. İçinde bulundukları durum Seyyah’ın garibine gitmişti. Bir köprü inşasında çalışan sıradan bir işçinin yazıyla ne işi olurdu? Aklında onlarca soru belirivermişti bir anda. Bunları sormadan önce gözleri genç işçinin ellerine takıldı. Güneşin yaktığı ince kollarının devamında elleri buralarda rastlanması güç olan susuz, çorak topraklara benziyordu. Ellerinde açılan yarıklarda hiç dinlenmeden saatlerce çalışan bir işçinin feryatları gizliydi. Kırılan tırnaklarının arasında gördüğü sefil hayatın izleri Seyyah’ı derinden etkilemişti. Daha yirmili yaşların başında olan genci iyice inceledi. Ona acımıştı. Yorgun gözlerinde aynı şekilde onu taşıyan çelimsiz vücudunun yorgunluğu da gizliydi. Onun çelimsiz kolları ancak kalem tutabilirdi, Sangarios’un hırçın sularını kesecek şu koca köprüyü kaldırmaya gücü yetmezdi…

Seyyah azığındaki yiyecekleri çıkarıp gencin önüne koydu, “Halsiz görünüyorsun, al bir şeyler ye” dedi. Genç işçi gülümsedi, hafiften sırıttı. Seyyahın komik olan ne dercesine attığı bakışa; ”Kalemi bile titreyerek tutan bu eller nasıl olur da şu koca taşları taşır diye düşünüyorsunuz sanırım, o yüzden gülümsedim. Aslında size değil bir bakıma kendi halime gülüyordum” cevabını vermişti. Seyyah karşısındaki genci hafife almaması gerektiğini ilk o zaman anladı.

Tanıştıkları bu ilk günün bitiminde Seyyah gencin yanından ayrılırken her ikisinin kafasında da soru işaretleri birikmişti. Seyyah ertesi günlerde de işçilerin mola vaktinde gencin yanına aynı kayalığa gitti ve birbirlerini tanıdıkça iyice ısındılar. İlerleyen günlerde Seyyah gencin hayat hikâyesini ağzı açık bir şekilde dinlemişti.

Genç işçi henüz esir düşmeden evvel Kostantinapolis’te, Büyük Senato’da kâtiplik yapıyordu. Annesi ve babası o henüz küçük yaşlardayken gözlerinin önünde öldürülmüş ve bakması gereken küçük bir kardeşi olduğu için dişini tırnağına takıp üstün bir çabayla kâtip olmuştu. Üstüne üstelik yazdığı şiirler imparatorluğun üst sınıflarına kadar ulaşmış, büyük takdir toplamıştı. Yaşadığı sefil bir hayattan sonra dönemin ünlü şairlerini bile kıskandıracak türden şiirler yazan genç, bu şiirleri öyle alelade yazmadığını, onların asıl sahibini de itiraf etmişti. Ona göre şiirler, yazandan çok onu yazdırana aitti. Bizim genç kâtibimize bunca şey yazdıran kişi üst sınıfa mensup asil bir kızmış. Hayatının bu denli parladığı dönemde yıldızını söndüren de bu imkânsız aşkı olmuş. Kız da onu seviyormuş ama sonuçta o bir Roma Asil’inin kızı iken, genç ise fakir bir aileden gelen basit bir kâtipti.

Genç, aşkından bahsederken Seyyah onun gözlerinde karanlık gecelerde yolunu kaybedenlere yol gösteren yıldızların parıltısını görüyordu. Bir keresinde onu anlatırken köprüye doğru bakıp; “Şu köprü için taş taşırken çektiğim acının tarifini veremem. O koca taşlar sırtıma yüklendiği zaman tüm dünyayı sırtlamışım gibi gelir, büyük bir karanlığın içine, derin bir ümitsizliğe düşerim. İşte o anlarda Sangarios’a bakarım. Tüm ihtişamıyla karşıdaki dağlara kadar uzanır. Tam bu anda gözlerimin önünde o belirir, imkânsız aşkım... İşte başıma doluşan en karanlık bulutlar o engin dağların doruklarında gezerken bile onun inceden kıvrılan saçlarını görürüm; Sangarios’a meydan okurmuşçasına güneşe doğru uzanır, hafifçe o narin omuzlara düşerdi. Güneş sanki onu görmek için doğar, kafasını o kara bulutların arasından çıkarıp onla göz göze gelmek için çabalardı. İşte o an güneş benim için yeniden doğar, tüm yorgunluğumu unuturdum. Güneş hayattır, o hayattadır. O benim hayalini kurduğum hayatın tam ortasındadır…” demişti. Seyyah onu dinlerken aşkının ne denli büyük olduğunu sezmişti ve onun tüm bu yaşadıklarından sonra bile içinde taşıdığı bu umudu, bu sevgiyi takdir etmişti. Her şeye rağmen gülümsüyor, özgürlüğüne kavuşmanın hayalini yavrusunu dokuz ay karnında taşıyan bir ana misali içinde saklıyordu…

Gencin hayatını buralara kadar düşüren de kıza karşı beslediği saf sevgisiydi. Roma’da sınıflar arası evlilik yasak olduğu halde birbirlerini bırakmamıştı bu iki âşık. Kızın o üst sınıfa mensup “asil” ailesi durumdan haberdar olunca gencin peşini bırakmamışlar, onu işinden etmişlerdi. Bu işin peşini bırakmayan genç, kızla birlikte kaçmaya tebessüm edince de yakalanmışlar ve genç sürgüne gönderilmişti.

Sürgün cezası olarak bu köprünün inşasına işçi olarak gönderildiğini çok ayrıntıya girmeden anlattı. Seyyah da fazlasını sormamıştı, anılarını tekrar canlandırıp onu üzmek istemiyordu. Aslında gencin olanlara üzüldüğü pek söylenemezdi, hayatı seviyordu hatta aynı fırsat elime bir kez daha geçse buralarda sürünmek uğruna yine aynısını yapardım diyordu muzipçe. Onun bu mutluluğu, yaşama aşkı Seyyah’ın hayatını sorgulamasına sebep oluyordu. Dünya’da adım atmadığı yer kalmadığını düşünüyor, ömrünü verimli geçirdiğine inanıyordu ama gencin yaşama bakış açısıyla kendininkini mukayese ettiğinde sarsılıyordu. Nasıl olur da bir insan tüm bu yaşadıklarına rağmen bunları yaşamının bir parçası olarak görüp bunlarla mutlu olabilir, yetinebilir, dünyanın en mutlu insanıymış gibi yaşamına devam edebilirdi? Gencin gözlerine her baktığında gördüğü şey umut ve yaşam aşkıydı.

Seyyah’a göre bir istiridye, gözlerden ırak denizlerin taa en dibinde incisini nasıl saklıyorsa; genç de bu yaşama aşkını içinde saklıyordu. Bu sırrı ise gözleri ve kalemi ele veriyordu. Seyyah onun gözlerinde gördüklerini, yazdıklarında da okuyordu. Hatırlayamayacağı kadar çok insanla tanışmıştı; halk ozanları, şairler, yazarlar... Fakat okuduğu hiçbir şiirde, duyduğu hiçbir ezgide gencin satırlarına işlediği o duygulara rastlamamış, ondan aldığı ilahi hazzı almamıştı. Ve seyyah için bu çelimsiz işçi, gerçekten büyük bir şairdi. Kâğıdına yazığı ilk dizelerden anlamıştı bunu;

“ Kusursuzca çizilmiş kaderim, kollarını açmış bekliyor beni

Güneş doğuyor, binbir renge bürünmüş ufukta o ince çizgi… ”

-III-

                Günler birbirini kovalıyor, Seyyah ile genç her gün kayalıkta sohbet ediyorlar, seyyah notlar alıyor, genç ise şiirlerini yazmaya devam ediyordu. Köprünün bitimine bir aydan az kaldığını söylüyordu genç işçi. Hali içler acısıydı, çalışmaktan dermanı kalmıyordu ama yazarken bu halinden de eser kalmıyordu. Seyyah ona buradaki işi bitince beraber diyar diyar gezmeyi teklif etti. Çünkü şimdiye kadar arayışta olduğu o kutsal şeyden bir parça görmüştü gencin içinde bir yerde. Bu teklifi duyunca genç gülümsedi fakat gözlerinin hafiften uzaklara daldığını Seyyah hemen fark etti. “Neden olmasın” diyerek hemen cevaplayıverdi genç. Seyyah bir şeyler olduğunu sezmiş, gözlerindeki bu merakı gören genç de onu cevapsız bırakmamıştı; “Seninle tanışalı kısa bir zaman oldu, fakat kısacık ömrümüzü düşünürsek de epeyce uzun olmuş sayabiliriz. Güvenebileceğim tek kişi sensin Seyyah” diye söze başlamıştı. Konuşmanın geri kalanını Seyyah meraklı gözlerle dinledi. Genç ondan kendisi için bir iyilik istemişti. Kayalığın yanında ki taşların altına saklanmış bir tomar parşömen ve kâğıt çıkardı. Seyyah kâğıtları incelerken diğer yandan genci dinliyordu. Buraya sürgün edildiği ilk günden beri yazıyor ve bu büyükçe taşın altına saklıyordu. Seyyah’tan tüm bu yazıklarını Kostantinapolis’te yaşayan küçük kardeşine götürmesini istedi. Köprü bitince tekrar esir kampına götürülüp oradaki işlemleri bittikten sonra serbest kalacağından dolayı bunları yanında taşımasının imkânı yoktu. Seyyah gülümsedi; “Demek ayrılık vakti geldi çattı ansızın…” diyerek iç geçirdi. Köprünün bitimine bir aydan az vakit kalmıştı. “Gezip görmüşsün ama hâlâ vuslatı uzaklarda ararsın Seyyah” diyerek şakalaştı genç. Ertesi gün son kez kayalıkta buluştular. Kâğıtları, defterleri her şeyi seyyah heybesine dikkatlice yerleştirdi. En son genç, gittiği yerde kardeşlerine bakan kişiye vermesi için bir mektup tutuşturdu seyyahın eline. Uzunca kucaklaştılar, ayrılığın verdiği o burukluk hissini sonuna değin yaşadılar…

                Seyyah Kostantinapolis’e doğru yola koyuldu. Yürümeyi, dağları, bayırları, soluk soluğa kalmayı özlemişti. İki hafta boyunca dinlene dinlene gitti. Şansı yaver gitmişti ki varmasına üç dört gün kala Kostantinapolis’e giden bir kervanla karşılaştı ve bir at arabasının arkasında salına salına hedefine yaklaştı. Oturduğu yerden gencin yazığı şiirleri okuyor, içinde tarif edemeyeceği duygularla kendinden geçtiği oluyordu. Seyahat ettiği diyarları düşündü, gittiği her şehirde adım atmadık yer bırakmıyor, her an yeni şeyler öğreniyor, büyük tecrübeler kazanıyordu. Fakat genç her gün normal bir insanın sınırlarını aşan bir işe mahkûm edildiği halde kaleminden dökülenler seyyahın tüm birikimini bir anda silip süpürüyordu. Sanki bu genç şair, Seyyah’ın ayak izlerini bıraktığı yerlere çoktan uğramış gibiydi. Nereye baksa, nereyi düşünse gencin sanki daha önce oralarda olduğu, gökyüzünden onu seyrettiği izlenimine kapılıyordu. Ona olan duygularını sorguladı, hayır onu kesinlikle kıskanmıyordu. Ona hayran olmuştu. Bu hayranlığın aslında mağlubiyete uğramış bir kıskançlık olduğunu düşündü. Gence sonsuz bir hayranlığı, bu hayranlığın doğurduğu bir sevgisi vardı ve bu sevgiden ötürü de ona büyük bir saygı duyuyordu…

                İki haftalık yolculuğundan sonra nihayet Kostantinapolis’in insanın hayallerini dahi aşan o devasa surlarını görebilmişti. Kendisini at arabasına alan yaşlı adama teşekkür edip biraz bahşiş bıraktıktan sonra şehre girdi. Buradan son ayrıldığındaki duruma göre şehir daha kalabalıktı, tüm Avrupa kıtasını saran veba başkente de uğramış, yıllarca insanlar korku içinde yaşamışlardı. Fakat şimdi şehir yavaş yavaş normale dönmüştü. Yine de salgının ardında bıraktığı yıkım insanların gözlerinden silinmemiş, yaşadıkları korkunun izleri bu büyük surların duvarlarına kazınmıştı. Seyyah sokaklarda yürürken dışarıdan geldiği fark edildiği için insanların dışlanmışlık hissi veren o bakışlarını üzerinde hissetmesine rağmen tüm bunları aklından çıkartarak şehrin tadını çıkartmak istedi. Veba’nın baş gösterdiği yıllarda İmparator’a çıkan isyanla şehir büyük bir yıkıma uğramış; isyanı kanlı bir şekilde bastıran İmparator Justinianus şehri yeniden imar etmişti. Forumlar, hipodromlar, yeni limanlar, Sergios-Bakhos Kilisesive en önemlisi tüm ihtişamıyla Azize Sophia… İmparator Justinianus şehre insanların nefesini kesecek yeni bir soluk kazandırmıştı adeta…

                Seyyah çok oyalanmadan insanlara gencin tarif ettiği adresi sorup adresi bulmaya çalışıyordu. Yine seyahat ederken duyduğu bir söz aklına geldi o sırada; “Sora sora Bağdat bulunurdu…” Gencin tarif ettiği yerin önüne gelince duraksadı. Duvara asılı tabeladaki yazıyı okumaya çalıştı. “Ptocheionyazıyordu. Kapıdan içeriye girince yanlış yere gelmiş olabileceğini düşündü çünkü içerde sayamayacağı kadar çok küçük çocuk vardı. Bazıları kenarda oturmuş yemek yiyor, bazıları ise ortalıkta koşuyordu. Yanlış geldim herhalde deyip çıkmak üzereyken arkasından ince bir ses duydu. “Kime bakmıştınız?” diyen bu sese doğru yönelen Seyyah, karşısında uzun bir elbise giyen genç bir kadınla karşılaştı. Genç işçinin adını söyleyerek kendisini onun buraya gönderdiğini söyledi. Kadın bir hayli şaşırmıştı, lütfen tarif eder misiniz, nasıl biriydi?” diye sordu. Seyyah onun Sangarios’a sürgüne gönderildiğini, fiziksel özelliklerini ve kendisini buraya kardeşine bir emanet bırakması için gönderdiğini anlattıkça kadının gözlerindeki korkuyla karışık şaşkınlık iyice artıyordu. “Bu imkânsız” diye cılız bir ses çıktı kadının ağzından. “O…”, “O, öldü.” Kekeliyordu. “ Yaşıyor olamaz, o… O bundan üç yıl evvel asil bir kızın ölümüyle suçlanarak idam edildi. Bu, bu nasıl olabilir?..


4-Küçük Ayasofya

5-Roma İmparatorluğu’nda yetimhane ve yaşlı bakım evlerine verilen isim

                Seyyah için zaman durma noktasına gelmiş, kıpırdamadan kadının gözlerine bakıyordu. Düşünceleri allak bullak olmuştu. Gözlerinin önüne o koca taşları sırtlayan genç geliyor, onun anlattıklarını kulaklarında duyuyordu. Kadına tekrar baktı, “Asil bir kızın ölümüyle suçlanarak idam edildi” cümlesi kafasının duvarlarına çarpıp duruyordu. Seyyah anlamamıştı, omuz silkti. Kadına, kızı gerçekten gencin mi öldürdüğünü sordu. Kadın; “Hayır” dedi, “Beraber kaçarlarken kız Sangarios’u geçememiş, ayağı kayınca akıntıya kapılıp boğulmuş. Sözünü ettiğiniz o genç daha sonra ilk benim yanıma geldi, bunları da bana o anlattı. Çok kötü bir haldeydi, kızın ölümünden kendini sorumlu tutuyordu, yaşamına son vermesinden korkuyordum. Öyle bir şey yapmadı ama gidip teslim oldu. Ona söyledim; gitme dedim, o asillerden dedim, seni idam ederler dedim ama beni dinlemedi, çektiği vicdan azabı onu öldürmeden o kendisi ölüme gitmeyi tercih etti. O gün bugündür ona rastlayan olmamıştı fakat şimdi siz karşımda aynen onu tarif ediyor, onun eşyalarını koyuyorsunuz önüme, onu gördüğünüzü söylüyorsunuz. Ben, ben şaşkınlık içindeyim…”Seyyah ne diyeceğini bilemiyordu, gencin tüm bu olanları neden kendisine anlatmadığını anlayamamıştı. Kafasında hala birleştiremediği parçalar vardı, sakince düşünmesi lazımdı. Oturdular. Burası neresiydi, evet önce bu soruyla başlamalıydı. Kendisine su getiren kadına buranın neresi olduğunu sordu. Tabelada yazılanı tekrarlayınca ne anlama geldiğini sordu. Burası bir yetimhaneydi. Seyyahın şaşkınlığı kat be kat artıyordu. Ardından gencin burayla ne ilişkisi olduğunu sordu. Aldığı cevap karşısında yıkıldı. Annesi ve babasının öldüğünü söyleyen gencimiz, yetimhane orfanotrofosları tarafından bulunduğunda kardeşinin de ölmüş olduğunu da, daha sonra yetimhanede büyüdüğünü de Seyyah’a anlatmamıştı. Onun çok küçük bir yaşta yetimhaneye getirildiğini söyleyen kadın, diğer çocuklardan hep farklı olduğunu da vurgulamıştı. Büyüyüp yetimhaneden bir kâtip olarak ayrılmış ve her ay kazancının neredeyse tamamını buraya bağışlamıştı. Seyyah sonsuz bir karanlığın içine düşmüş gibi hissediyordu, kendisini zor tutuyordu. Genç hakkında tek bir eksik parça kalmıştı; Seyyah heybesinden mektubu çıkardı. Okuyacak gücü kendinde bulamamıştı, genç kadından mektubu okumasını istedi. Kadın mektubu okudukça Seyyah’ın gözleri nemlendi. Genç; mektubunda, yazdığı şiirlerin üst sınıfa mensup entelektüeller tarafından havada kapılacağını, hepsinin satılmasını söylüyor, bunlardan kazanılan paranın da yetimhanedeki çocuklar için kullanılmasını istiyordu…

                Seyyah koca ömrü boyunca yaşamadıklarını son yarım saat içinde yaşamıştı. Genç işçi, kendisini buraya şiirleri getirmesi için göndermişti çünkü onun getirmesi imkânsızdı. Tabii ya; o, asil bir kızın ölümünden sorumlu tutulmuştu, cezası idamdı. Kendisine son isteği sorulduğunda, sevdiği kızı Sangarios’un sularından koruyamadığı için çektiği vicdan azabını biraz olsun bastırsın diye köprü inşasına sürgün edilmek istemişti. Bu isteğinin kabul görülmesi de mahkeme tarafından gayet mantıklı bulunurdu; hem köprünün inşasında çalışıp son kez imparatora hizmet edecek ardından da idam edilecekti; köprü tamamlandığı zaman. Köprü tamamlandığı zaman! Seyyah’ın gözünde şimşekler çaktı, onu kurtarmak için hâlâ vakti vardı. Evet; genç, çektiği vicdan azabından ötürü idam edilmek istiyordu, hatta kendisini kurtarmasına izin vermemesi için Seyyah’a her şeyi tüm gerçekliğiyle anlatmamıştı ama ne olursa olsun genç suçlu değildi, Seyyah ona önünde koca bir hayatın olduğunu anlatmalıydı, onu hayata döndürmeliydi. Bir an olsun durmamalı, köprü tamamlanmadan evvel tekrar Sangarios’a dönmeliydi. Eşyalarını orada bırakıp can havliyle yola koyulan seyyah, tüm bu yaşadıklarına, çektiği tüm zorluklara rağmen gencin içinde beslediği o umudu şimdi yüreğinde hissedebiliyordu, durmadan koştu…


6-Roma İmparatorluğu’nda yetimhane ve yaşlı bakım evlerinde hizmetli görevlilere verilen isim

                Seyyah yola koyulalı bir haftayı geçmiş, şimdi taş köprüyle arasında küçük bir tepecik kalmıştı. Genci ilk gördüğü tepeydi bu, o anı anımsadı seyyah. Ona yetişmiş olmayı ümit ediyordu, tek dileği buydu. Tepeyi tırmanırken bir ses çalınıyordu kulağına; ilk başta ne olduğunu ayırt edememişti fakat tepeye vardığı anda anladı ne duyduğunu. Sangarios’un hırçın çocuklar gibi çoşmuş sularının sesiydi bu. Nehrin yatağı tekrar eski yerine kaydırıldığına göre köprü tamamlanmıştı. Yetişemediğini düşündü, ama hâlâ umutluydu. Belki işçiler henüz götürülmemiştir diye düşündü. Yara bere içindeki ayaklarını son kez zorlayıp son bir umutla tepeye çıkıp kafasını köprüyü görmek ümidiyle uzattı. Köprü tüm ihtişamıyla Sangarios Nehri’nin üzerinde yaşamın acı gerçeğine uzanıyordu. Ortalıkta ne işçiler ne de onların başındaki askerler vardı. Seyyah her şeyin bittiğini düşündü, tüm yaşamını boşa harcamış gibi hissediyordu. Ağzı kurumuş, ayakları sızlıyor, yüreğinde ise daha önce hiç yaşamadığı hisler ve tarifsiz bir acı… Artık kendisini yaşayan bir ölü olarak nitelendiriyordu. Boynunu bükmüş, ayakları yalpalanarak salına salına ilerledi köprüye. Son bir ayda yaşadıkları gözünün önünden hızla geçiyor, o ise tam tersi bir yavaşlıkla köprüye gidiyordu. Karşısında, hemen köprünün başlangıcında İmparator’a ithaf edilen Zafer Takı ve devamında daha önce eşi benzeri görülmemiş bir köprü uzanıyordu. Kulaklarında hırçın suların sesi, gözlerinde sonsuz bir karanlıkla ilerliyordu Seyyah taş köprünün üstünde. Kemerlerin altında geçen su yüreğine çarpıyor, köpüklenen suların içinde kayboluyordu. Köprüyü geçtikten sonra gençle buluşma noktaları olan kayalığa ilerledi. Zamandan ve mekândan kendini soyutlayan seyyah, ilerlemek dışında hiçbir yaşam belirtisi göstermiyordu. Zaten tüm hayatını ilerleyerek geçirmişti ama anladı ki dünya kendisinden daha hızlı ilerliyor, onun hızına yetişmek mümkün olmuyordu. Dünya; içindeki umutla, hüzünle, sevinçle ve acıyla dönmeye devam ediyordu. Kayalığın başına gelen Seyyah köşede duran taşa ilerledi, altına sıkıştırılan kâğıdı aldı. Gencin ardında bıraktığı son şeydi bu kâğıt. Onu eline sıkıştırdıktan sonra köprüye yöneldi. Dünyanın merkezinde olduğunu hissetmişti, bu taştan köprünün ortasında durmuş, asla durmayacak, devamlı ilerleyecek olan bu hırçın nehri izliyordu. Elindeki kâğıda baktı, sessizce okudu…

Seyyah şimdi kaderinin çizildiği, o bin bir renge bürünen ufuk çizgisinde olduğunu hissediyordu. Kimsenin erişemeyeceğini düşündüğü, sadece arayıştan ibaret olana ulaşmasına az kalmıştı. Bir elinde gencin son şiiri, diğer elinde hayatı boyunca ona eşlik eden mürekkep şişesi vardı. Yaşadıklarını şişesine doldurmak için göğe uzandı kolları. Kolları uzadıkça gökten uzaklaşıyor, her şey gittikçe küçülüyordu. Dilinde gencin dizeleriyle Seyyah, sonsuzluğa düşüyordu…

“Ve nice barbar kavimden sonra,

İşte sen de ey Sangarios,

Bir hükümdar eyleminin kölesisin artık, benim gibi.

Akıyorsun şimdi şu kemerlerle dizginlenmiş olarak.

Dizgine gelmezdin bir zamanlar, geçit vermezdin gemilere,

Şimdi boyun eğmişsin taşların aşılmaz gücüne…”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.