“Can sıkıntısından nereye saldıracağını bilmeyen hırçın çocuklar gibi…” yazdı yaprak kaplı defterine. Mürekkebi tükenmek üzereydi, sadece küçük bir şişe vardı yanında. Bunu ne olur ne olmaz diye hep heybesinde taşır; “İlham yerimizde oturup üstümüze düşmesini beklediğimiz şey değildir, onu kovalamalı, bulduğunda da hazırlıklı olmak gerekir” derdi. Aslında sabahın insanı ferahlatan bu vaktinde buraya karşısındaki eşsizliği yazmak için gelmişti fakat Sangarios Nehri’nin coşkusuyla bir anda kendini akıntıya kaptırmıştı. Sürüklenmek istiyordu, sonunun nereye varacağını bilmediği yolara düşmek; kendini zamanın soluksuz akışına bırakmak isteğiyle doluyordu içi. Şimdi Sangarios’un serin sularında olduğunu hissediyordu. Can sıkıntısından nereye saldıracağını bilmeyen, hızla ilerleyen akıntıyla bütünleşti. İlerledikçe uzak gördükleri yaklaşıyor, gördükleri onu tatmin etmiyor; daha fazlasını görmek istiyor, bir kum saatinin taneleri gibi dökülmek istiyordu hayalini kurduklarının derinliklerine… Suyun soğuğunu iliklerine kadar hissetmenin verdiği hazzı kaybetmemek için kıpırdamamaya gayret ediyordu. Su soğuktu, akıntı hızlı. Arada sırada kenardan kendisine uzanan eller görüyordu, ucundaki yapraklar ona tutunmasını söylüyordu. Böylesine kendinden geçebilmişken buna son veremezdi, durmaya niyeti yoktu. Eğer önüne çıkan ilk dala tutunursa, bilinmeyen diyarlarda; onu göklere çıkaracağını inandığı başka dallara nasıl tırmanırdı? Bu yüzden durmamalıydı, ona uzanan elleri sadece selamlamalıydı. Akıntı her hızlandığında duracaksa, diyar diyar gezmenin verdiği lezzeti nasıl alacaktı? Gözleriyle gördüklerini defterine anlattıktan sonra neden altına “Seyyah” yazıyordu? Aradığını bulmak için, durmamak, daima devam etmek için. Seyyah arayışı arıyordu, bulmak peşinde geçirmemişti koca ömrünü; duramazdı, gördüklerini mürekkebe bulamak için her daim ileriye yürümeliydi…

Kendisini akıntıya o denli kaptırmıştı ki ancak bir anda gözkapaklarına çarpan gün ışığıyla kendine geldi. Gözleri hafifçe aralandı ve tüm ihtişamıyla karşısında göğün şimdiye kadar kendisine göstermediği yüzünü gördü. Nehir az ilerde sonlanıyor ve önündeki uçsuz bucaksız mavilik kollarını açmış, Seyyah’ı kendisine çağırıyordu. O ise son hızla ilerlerken suyun içinde ıslanan ceplerini yokladı. Mürekkep şişesini arıyordu. Elbette karşısına çıkan bu destansılığı ifade edebileceği duyguların bir şişe mürekkep içinde barınamayacağını biliyordu. Tek istediği karşısındaki eşsizliğin havasını bu küçük şişeye hapsetmekti. Sonunda şişeyi çıkarabildi, tıpasını açtı. Burnuna hücum eden mürekkep kokusuyla mest oldu. Çok az kalmıştı aradığını bulmasına, kendisini göğün kollarına bırakmasına…


1-Sakarya Nehri. (Doğu Roma İmparatorluğu’nda kullanılan Sangarios ismi, sonra ise saldırgan manasına gelen Zakharion'a dönüşmüştür. Başka bir rivayet MÖ 3. ve MS 4. yüzyılları arası yöreye hâkim olan Bitinya kraliçesi Sangarius'un adının verildiği şeklindedir.)

Sangarios Nehri’nin yüzyıllardır ilk defa böylesine bir heyecanı taşıdığını düşündü. Seyyahı amacına o taşıyordu, sonsuzluğun yamacına… Seyyah şimdi ufuk çizgisinde olduğunu hissediyordu. Kimsenin erişemeyeceğini düşündüğü, sadece arayıştan ibaret olana ulaşmasına az kalmış gibi bir his vardı derinlerde bir yerde. Bu yaşadıklarını son bir umutla şişesine doldurmak için göğe doğru uzandı kolları. Kolları uzadıkça gökten uzaklaşıyordu, her şey gittikçe küçülüyordu. Seyyah sonsuzluğa düşüyordu…

Yüzüne çiseleyen yağmur damlalarının etkisiyle Seyyah, daldığı rüyadan uyandı. İki dakika kestirmek için üzerine uzandığı çimler yağmurun etkisiyle ıslanırken o da aceleyle yanında duran defterini ve boş mürekkep şişesini aldı. Yağmur şiddetini arttırmadan hemen buradan gitmesi gerekiyordu. Hızla Sangarios Nehri’nden uzaklaşırken gördüğü rüyayı anımsadı. Elinde duran boş mürekkep şişesini kokladı, daha sonra tebessümle gökyüzüne baktı…

Aslında yağmur altında yürümekten aldığı keyfin tarifi yoktu fakat yanına heybesini almamıştı ve defterinin ıslanmasına göz yumamazdı. Çok fazla ıslanmadan konakladığı yere varmıştı. Burası Nikomedia’ya çok yakın olan, epeyce geniş bir ovaydı. Yeryüzüne adeta bir cennet gibi serilmiş bu uçsuz bucaksız ova, ismini hemen yanı başında akan Sangarios Nehri’nden almıştı. Seyyah bu güzelliği anlatmak için elindeki kâğıtların yetmeyeceğini burayı ilk gördüğü zaman anlamıştı. Hint diyarından Acem diyarına, çekik gözlü insanların yaşadığı yerlerden kömür tenli insanların yaşadığı yerlere kadar ayak basmadığı toprak kalmamıştı, fakat Sangarios Ovasına ilk baktığı anda ki hislerini daha önce hiçbir yerde hissetmemişti. Buradaki yerleşim civardaki siteler kadar yoğun olmadığından, yaşayan az sayıda insan doğal bir yaşama sahipti. Çoğu tarımla uğraşıyor, Seyyah’ın dünyanın hiçbir yerinde rastlamadığı kadar büyük balkabakları yetiştiriyorlardı. Bu büyük balkabaklarını en son Kostantinapolis’te görmüştü. Mahsullerini çevre sitelere ve başkente satan yerel halk geçimlerini sürdürmek için ise Kostantinapolis’e giden yolda zorlu Sangarios Nehri’ni geride bırakmaları gerekiyordu. Fakat Sangarios’un hırçın çocuğu bazen öyle bir çağlıyordu ki günlerce karşıya geçmek imkânsız oluyordu. Bu, şimdiye kadar acemice yapılan tahta köprüler ve karşıya kadar ardı sıra dizilen sandallarla olacak iş değildi, nitekim bir aydan fazla dayanamıyorlardı bu zayıf yapılar.

.....devam edecek.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.