Şehrin merkezine uzak bir köyün yine diğer evlere oldukça uzak bir hanesinden ışık geliyordu dışarıya. Çok mühim, mühim olduğu kadar iç karartıcı bir sohbeti aydınlatıyordu bu ışık. Zaten iki odası olan bu evin bir odasına toplanmış karamsar bir konuşma içerisindeydi ev halkı. Zor bir konuydu konuşulması gereken. Annenin dolu gözleri ve babanın düğümlenmiş boğazı belli ediyordu konuşmanın kötü geçeceğini ama lafa girmek gerekti, zira oğulları Ata merak içerisinde bekliyordu konuşulacakları. Zar zor yutkundu Salih Bey. Oğlunu daha fazla bekletmemek için girdi lafa, “ Geçtiğimiz hafta başımıza gelenleri ve bunların ailemizi soktuğu zor durumun farkındasın oğlum. Maalesef bunu bizimle birlikte en ön sıradan yaşadın.” Olayı hatırlamak bile genç Ata’nın gözlerinde şimşekler çakmasına yetmişti. Sözlerine durmadan devam etti Salih Bey “Neyimiz var neyimiz yok hepsini kaybettik. Bu gün senin üniversite kabul sonucunun coşkusunu tam anlamıyla yaşayamamamızın sebebi bu aslına bakarsan” Demet hanımın zar zor tutuğu gözyaşları birkaç ağlamaklı hıçkırıkla beraber çıktılar meydana. Ata onu neyin beklediğini anlamıştı ve kendini rol yapmaya hazırlamaya çalışıyordu ama gözlerindeki öfkenin yerini hayal kırıklığının aldığını belli etmişti çoktan. Salih Bey derin bir nefes aldı ve tekrar söze girdi “Bu sene seni şehir dışında okutamayacağız. Hem sen İzmir’de okumayı çok istiyordun, belki önümüzdeki sene girersin istediğin yere. Seneye kadar birikmişimiz olur Allah’ın izniyle.”. Ata derin bir nefes çekti yüzüne yalandan bir tebessüm yerleştirdi. Bir senede eski birikimlerine tekrar ulaşmak bir tarafa bunun yanına dahi yaklaşamayacaklarının farkındaydı.” Haklısın baba, sınava bir yıl daha hazırlanmak benim için daha iyi olabilir.” Ablası gibi bir üniversite öğrencisi olmayı çok istiyor hep bu hayalle yatıp kalkıyordu. Fakat ablası şehir dışında okumuyordu. Merkezdeki akrabalarında kalıyor, konaklama ve yemek masrafından kurtuluyordu. Üstelik okuldan artan vakitlerini farklı işlerde çalışarak değerlendiriyor neredeyse aile kesesinden bir kuruş harcamıyordu. Şehir dışında okumak daha farklı olacaktı elbet. Ata çalışabilirdi, maharetli bir delikanlıydı ama yarı zamanlı çalışmalarının ancak şahsi ihtiyaçlarına yeteceğinin farkındaydı. Barınma ve diğer türlü masrafları tek başına karşılayamazdı. Demet hanım tüm bunlardan kendini sorumlu tutuyordu. Bundan bir hafta önce öğlen vakti kapısına gelen iki kadını yardıma muhtaç olduklarını düşünerek evine almıştı. Su ve iki lokma yemek hazırlamak için mutfağa gidip geri geldiğinde boş bir oda ve karıştırılmış çekmecelerle karşılaşmıştı. Birikimlerinin kaybolmasına sebep olan olay buydu. Hane halkından kendisi hariç kimse onu suçlamamıştı fakat o kendini yiyip bitiriyordu. Oğlunun bu olgun tepkisini ve çaresiz bakışlarını görmek onu çok daha fazla suçlu hissettirmişti. Hıçkırıklarına engel olamadı yan odada uyuyan kızını
gürültüyle uyandırmamak için koşarak mutfağa gitti. Ata babasından müsaade istedi. Biraz hava almaya ihtiyacı vardı. Yanına bir el feneri aldı ve zifiri karanlık bahçeye attı kendini. Karanlığın üzüntüsünü, öfkesini, tüm bu duygu karmaşasını saklamasını istiyordu.
Saatlerdir dışarıdaydı, ailesi onu yalnız bırakmaya karar vermişti. Artık ağlamaktan yorgun düşmüştü gözlerinin şiş olduğunu düşünüyordu. Kimseye gözükmeden sessizce eve girecekti ama yabancı bir ses duydu. Ne hanesinden ne köyünden kimsenin sesine benzemiyordu bu ses. Yetişkin bir erkek sesiydi. Fenerini sesin kaynağına doğrulttu. Yabancı şık giyimli bir adamdı. Ata’nın elindeki fenerden çıkan ışığa gelmişti. Yardım istiyordu. Bu gürültüye Salih Bey bahçeye çıkmıştı, oğlunun yanında gecenin bir vakti yabancı bir adam görünce koşarak oraya gitti. “Buyur kardeş kime baktın?” diye sordu. Adam telaşla eşi ile yolda kaldığını, arabalarını çalıştıramadığını, eşinin hamile olduğunu, telefonlarının çekmediğini anlatmaya başladı. Salih Bey yabancıyı sakinleştirdi. Gece vakti bir motor ustası bulmanın mümkün olmadığını, köyün diğer hanelerinin uzak mesafede olduğunu anlattı. “Yakınlarda bir mescit var ama bir yaz gecesine göre çok soğuk bir gece orda kalmayın. Gelin bu gece misafirimiz olun” diyerek bitirdi sözlerini. Ata şok olmuştu, daha bir hafta önce yardım için evlerine aldıkları insanlar tarafından dolandırılmışlardı, üniversite okumak ve geleceğe dair tüm hayalleriyle bu bahçede vedalaşmış, adeta kendisini kader mahkûmu ilan etmişti. Babasının bu kararı onu şaşırttığı kadar öfkelendirmişti. Salih Bey ve yabancı adam arabaya doğru gittiler.
Ata evde aklına gelebilecek tüm kötü senaryoları yazmıştı fakat babası onca zaman gelememişti. Nihayet onları bahçede gördü kapıyı açtı, Babasını ve yanındaki yabancı çifti içeri alıp tek kelime etmeden odaya geçti. Anne ve babasının bu yabancılara yardım etmesine anlam veremiyordu. Isınabilmeleri için kalın kıyafetler veriyorlar, yemeler veriyorlar hizmette kusur etmiyorlardı. Kadının karnı burnundaydı, çiftin telaşı bundandı üstelik yabancı bir evde olma fikri onların tam anlamıyla rahat hissetmelerine engel oluyordu. Fakat Demet hanımın daha öce köydeki birçok sağlıklı bebeğe ebelik yaptığını duymak biraz bile olsa içlerine su serpti. Bu candan yardım ve samimi insanlar karşısında daha fazla mesafeli duramadılar. Sıcacık aile ortamının büyüsüne kapıldılar. Hatta bu samimi aile ortamı neredeyse sabaha kadar sürecek bir sohbetin başlamasına sebep oldu. Erkeğin ismi Mahir, kadının ismi Özge idi. İkiz bebeklerini bekliyorlardı. Bebeklerin anneannelerinin farklı şehirden cenazesi kalktığı için hamileliğin bu son günlerde şehirlerarası yolculuk yapmak zorunda kalmışlardı. Mahir kendi aile şirketlerinin ortaklarından bir tanesiydi. Ev sahipleri ise kendi hikâyelerini, tecrübelerini çocuk yetiştirme anılarını anlatmışlardı. Üstelik konu bir şekilde bu dolandırılma
hikâyesine ve Ata’nın üniversiteye gidememesi meselesine bile gelmişti. Çift bu duruma çok üzüldü ve Ata’nın hırçın hareketlerine anlam verebildiler. Sohbet güzeldi fakat yarın erkenden yola çıkmak gerekiyordu. Yer yatakları serildi ve herkes uykuya daldı. Ata hariç. O gece sabaha kadar gözlerini bile kırpmamıştı. Yanında gece olanların tümünden habersiz uyuyan ablası Açalya ve odanın sıcaklığı onu uykuya itiyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla gözünü yumdu, açtığında ise güneş tam tepedeydi.
Uyuya kalmanın üzüntüsüyle hemen diğer odalara baktı. Annesini gördü ve neler olduğunu öğrendi. Misafirleri gitmişlerdi fakat giderken Açalya ve Ata’ya hatıra bırakmışlardı. Özge önce şehirden alığı ve hiç giymediği birkaç parça kıyafet ve ayakkabıyı hediye etmek istemişti ama Açalya çok uzun bir kızdı, bunu öğrenince çok üzülen Özge boynundaki fuları bırakmıştı. Mahir’in ise yanında hediye edebileceği bir eşyası yoktu bu yüzden Ata’ya üzerinde bir şirket adı olan kartını bırakmıştı. Kartta büyük harflerle “ŞUA” yazıyordu, altında ise Mahirin ve onunla aynı soy isme sahip birkaç kişinin numarası. Ata asla kullanmayacağını düşünerek bir kenara fırlattı kartı.
Aradan bir hafta geçti. Ata hâlâ kendini mahkûm olduğunu düşündüğü kadere alıştırmaya çalışıyordu. Hayatının mahvolduğuna tüm kalbi ile inanmıştı. Artık hayal kuramıyordu. İnsanlardan soğumuştu, adaletin olmadığını düşünüyordu. Gündelik işlerin peşinde koşup kendisine harçlık çıkarıyordu çocukluğundan beri fakat bu sefer farklı bir şey istiyordu. Malumu ilan etmek niyetindeydi, akşam babasını karşısına alacak ve ona okulla ilgili bir ümit beslemediğini bu yüzden daha fazla zaman kaybetmeden bir iş bulup çalışmak istediğini anlatacaktı.
Salih Bey beklenmedik bir biçimde erken geldi eve, üstelik yalnız değildi geçen hafta bir geceyi evlerinde geçiren tanrı misafiri Mahir’de onunla beraberdi. Onu içeri buyur ettiler kahveler yapıldı, içilirken müjdeyi verdi Mahir. İkizler sağlıklı bir şekilde doğmuş annelerinin yanındaydılar üstelik isimleri konmuştu. Kızın ismini Açalya, oğlanın ismini Ata koymuşlardı. Birçok kez ne kadar minnettar olduklarını dile getirdi Mahir. Akşam olmuştu, yolcu yolunda gerekti. “Seni geçireyim Mahir kardeşim” diye atıldı Salih Bey. Mahir lafını böldü “Hiç zahmet etmeyin Salih Bey, Ata uğurlar beni arabama kadar .” dedi Ata ile yalnız kalmak istediği belliydi, birlikte arabaya doğru yürüdüler. Söze girdi Mahir “O gün buradan ayrılırken size birer hatıra bırakmak geçti kalbimizden fakat maalesef benim yanımda bırakabileceğim bir eşyam yoktu. Sana kartımı bıraktım, üzerinde yazanları okudun mu?” diye sordu. Bu soru Ata’yı şaşırtmıştı ama okuduğunu söyledi. Mahir Ata’ya “şua”
kelimesinin anlamını bilip bilmediğini sordu. Ata’nın sessizliğini ve yüz ifadesini olumsuz bir cevap olarak kabul etti ve konuşmaya devam etti. “Şua ışın anlamına gelir, aynı zamanda aile şirketimin ismi. Artık benim için bundan çok daha değerli bir kelime. O gece hedefsiz bir biçimde karanlıkta koştururken senin el fenerinin ışığını görmeseydim ve ışığa yönelmeseydim evinizin farkına bile varamayabilirdim. Senin ışığın beni size getirdi hayatımı tahmin bile edemeyeceğin kadar büyük ölçüde değiştirdi. Şimdi sıra bende, eğer kabul edersen ben ve kardeşlerim, şirketimiz Şua ile senin öğrenim hayatına küçük bir ışık olabilmek isteriz. Senin gibi parlak bir gencin türlü imkânsızlıklardan dolayı kaybedilmesi sadece senin değil tüm memleketin kaybı olur inan bana. Bu senin ışığının bana gösterdiği gibi bir yol gösterici olarak kabul edersen çok mutlu edersin beni.” Ata ne diyeceğini seçemiyordu, tüm duyguları aynı anda hissediyordu neredeyse. Büyük bir mutlulukla kabul etti teklifi, sanki hayata geri dönmüştü, tekrardan hayal kurabilecek, insanlara güvenebilecek ve en önemlisi iyiliğe olan inancını asla yitirmeyecekti.
En önden şahit olmuştu bir iyiliğin kaç farklı hayatı etkileyebileceğine, bir parça ışık varsa bile umudun kaybedilmemesi gerektiğine, güzelliğin dünyaları nasıl değiştirebileceğine. Karamsarlığın bir getirisi olmadığına ve her zaman iyi kalabilen insanlar olacağına inanmıştı tüm kalbiyle. Artık hayatı boyunca ufacık bile olsa ışıkların peşinden koşacaktı, elinin uzanabildiği herkese ışık olabilmek için yaşayacaktı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.