Sabahın ilk ışıkları yeryüzüne düşmeye başlamıştı. Sonsuz mavinin üzerindeki pembeye ve bitişiğindeki turuncuya çalan sis kalkmamıştı henüz; gecenin melekleri hâlâ doğanın üzerinde dolaşıyor olmalıydı. Yumuşak birkaç esintiden sonra dalgaların kayalıklarla dansı sükûneti bozduğu gibi soğuğu da yukarıya taşıyordu âdeta.  Sadece tek bir ötme sesi duyuldu; çok uzaktan geliyordu, bu yüzden martının sesi aşağısı kadar gürültüye neden olmuyordu. Tepede bir nefes süresince öttü martı, ardından sisin içinde kayboldu.

       O sırada bir adam elindeki çantasıyla ivedi adımlarla uzaktaki değirmene doğru ilerliyordu. Kahverengi takımı adam hareket ettikçe etrafa savruluyordu, üzerine bol geliyordu sanki. Boşta kalan eliyle uçmaması için şapkasına bastırıyordu, arada bir de koluyla alnındaki terini siliyordu. Acelesi ve telaşı nedendi bilinmez, lâkin sabahın soğuğuna ve bu hıza alışkın olmadığı hâlinden belliydi. Yine de başardı, nefes nefese kapıyı çalıp beklemeye koyuldu.

       Dakikalar geçtikçe hava açtı ve kuş sesleri çoğaldı. Kapıya yanaştı, ilk başta pencere göremediği için buradan seslenmeye devam etti. Hiç ses yoktu. Etrafına baktı fakat yine kimseyi göremedi. Bir kez daha alnını sildi, çaresizce kenardaki yüksek taşlardan birine oturdu. Yorgunluktan olsa gerek, bir zaman sonra gözlerinin yavaşça kapandığını fark etmedi bile. Hem, biraz uyusa ne olurdu ki? Hava değişimleri onu zorlamıştı, üstelik doğru düzgün dinlenememişti bile. Neredeyse bir haftadır yoldaydı. Şöyle azıcık kestirse… Sadece birazcık… Uyusa…

        “Sen burada ne yapıyorsun?”

       Sesle aniden irkilen adam yerinden öyle bir sıçradı ki taştan tepetaklak düştü. Bütün dosyalar uçuşmaya başladı.  “Hay böyle işin!”  Döndü, b iriyle göz göze gelince kaskatı kesildi. “Efendim! Ah, beni çok korkuttunuz!”   Yerden kalkmaya çabaladı, ardından etrafa saçılan eşyaları toplamaya koyuldu.   “Gelmişsiniz, ben… Ben, beklemiştim. Epey olmuş sanırım… Yani! Demek istediğim aslında o kadar çok beklemedim! Sadece yerimde duramıyordum, hem oturamayacak kadar hareketliyimdir, bilirsiniz.” Eşyalarını kucağına toplamıştı. Sendeleyerek ayağı kalktı, gözlerini kocaman açmaya çalışıyordu. “Tepeye çıkarken kaslarım âdeta bayram etti.”

       “Evet, bunu görebiliyorum.”

       Muzipçe kendisine gülümseyen adama bakarken utandı. Ne diye bu kadar heyecana kapılmıştı ki?  “Affedersiniz, efendim.”

       “Panik yapmana neden olduğum için üzgünüm Cihangir.” Sarıldılar. “Hadi, içeri gel lütfen.” Adam sandalyesinin tekerleklerini döndürdü ve kollarıyla kapıya doğru ilerledi. “Yolculuk nasıldı? Kolay geçmediğini sanıyorum.”

        İçeri girdiler. Küçük yuvarlak odanın köşesinde bir masa ve kenarında eski bir sandalye vardı.  Karşıdaki duvarda koyu kırmızı bir halı asılıydı. Cihangir bu duvarın hemen önündeki koyu yeşil koltuğa oturdu. Kısa bir an tavana baktı, sivri çatı üzerinde küçük bir pencere vardı. Bir rüzgâr sesi camda uğulduyordu. Sonra başını sağına çevirdi ve sonsuz denizle karşı karşıya geldi. “Bozcaada’yı hala çok seviyorsunuz. Hak veriyorum, burası gerçekten çok güzel. Tüm dünya gözlerinizin önüne serilmiş gibi.” Ellerini iki yanına kaldırıp güldü. “Ama itiraf etmem gerek; bu manzara için değiyor olsa da, burası insanı öteki diyara götürür!” Başını iki yana salladı. “Gerçekten hala burada mı yaşıyorsunuz? Neler yapıyorsunuz peki? Gelirken yokuşu gördüm, biraz tehlikeli. Tek başınıza zorlanmıyor musunuz? Ah, gerçeği söylemem gerek, sandalyeniz çok teknolojik görünüyor.  Epey geliştirmişsiniz. Size oldukça kolaylık sağlıyor olmalı?”

       Adam hızlıca ellerini kaldırdı ve aşağı sallayarak, “Sakin, sakin ol! Bu ne hız? Başım döndü. Boş vaktim oldukça bir şeyler eklemeye veya geliştirmeye çalışıyorum. Zorluğu, ona alışmadan aşamıyor insan. Ayrıca katılıyorum, bence bu manzaranın uğrunda her şey mubah.” dedi. Güldü.

       “Vay canına, Eligio, harika konuşuyorsunuz!”

       Adam kahkaha attı. “Sen de hala fazla saygılı konuşuyorsun. Ah, seni gerçekten çok özlemişim. Ayrıca teşekkür ederim, seninki kadar kusursuz değil elbette ama konuşabildiğim kadarı beni dik tutmaya yetiyor. Şu sıralar daha iyi hatırlıyorum. Uzun bir süre boyunca Anadolu’yu gezdim, pek çok yere gittim. Karadeniz’deki manastırları gördüm, hatta doğudaki İshak Paşa Sarayı’na bile gittim. Hepsi, tek kelimeyle gerçekten inanılmazdı.” Biraz durgunlaştı. “Kapadokya’ya da gitmek istiyordum. En çok görmeyi istediğim yer orasıydı. Aslında bir gün gittim, uzaktan sadece. Yine de devam edemedim. Balonları görmek ve denizi tepeden seyredebilmek daha güzel olurdu. Hep denizi yukarıdan görebilmek istemiştim.  Oranın da sırası gelecek elbet. Bir gün gidebilirsem tabi…” Omuz silkti. “Bana gelen o güzel yürekli insanların bağışları olmasaydı, belki de bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım. Meryem Anne ve senin gibi pek çok insan benimle sevgilerini ve kalplerindeki iyiliği paylaştı.”

       Cihangir konuşmak istedi. Koşmayı, gezmeyi, özgür hissetmeyi hâlâ çok seven fakat sadece bunları artık eskisi gibi gerçekleştiremeyecek bir adama n söyleyebilirdi? Suçlu hissetti. Yine de gülümsedi. “Efendim, eminim bundan sonra da başaracaksınız. Hem sonunda siz de bir Türk’sünüz. Boşuna Alp dememişlerdi size. Ben tüm kalbimle istediğiniz her şeyi yapabileceğinize inanıyorum.”

       Cihangir tereddüt ederek gözlerini kırpıştırdı. “Aslında, belki sırası değil…” Yerinde huzursuzlaşmaya başladı, başını indirip elleriyle oynamaya başladı. Fakat buraya gelmeden hemen önce bir şey oldu. Haberinizin olup olmadığını bilmiyorum, büyük ihtimalle yoktur.”

       Eligio yerinde doğruldu. “Dinliyorum.”

       Son kez tereddüt etti, ardından başını kaldırdı. “Meryem Hatun… Onu kaybettik.” Ecevit’in bakışları yere indi. Bir an sonra hafifçe burnunu çekti. “Bizden çok önce de uzun yıllar boyunca hemşirelik yapmıştı biliyorsunuz. İkinci Dünya Savaşı’nda yara almasına rağmen insanlara yardıma gitmeye hep devam etmişti. Bizi de hep çocuğu gibi büyüttü; ne ırkımıza baktı ne de yaşımıza. Annemiz olsa o kadar olmazdı belki. Ah, ne iyi bir insandı o…” Gözlerinden akan yaşları sildi. “Fakat son birkaç yıldır sağlığı eskisi gibi değildi, artık yaşlanmıştı. Bir hafta kadar önce de huzura kavuştu. Cenazesinden geliyorum. İnanın her şey istediği gibiydi. Bir ilahi okundu onun için. Mezarına da beyaz gardenyalar ekildi, Çocukken İskoçya’da parlayan güneşin ve yeşil yaprakların dışında gardenyaların ona ne kadar huzur verdiğini söylerdi. Ne çok severdi onları. Şimdi hiç ayrılmayacakları için seviniyorum. Onun güzel yüreği için Tanrı bile yağmur gönderdi toprağına âdeta, çiçeklere can suyu oldu. Sadece sizi görmeyi çok istemişti. Size de bunu getirmiştim…” Çantasına uzanıp içini karıştırdı, hoş, yeterince dağılmıştı zaten. “İşte burada. Bunu yaklaşık üç buçuk ay kadar önce yazmış. Zaten getirecektim fakat… Neyse, geçti artık. Tanrı onun ruhunu kutsasın.”

       Eligio kalınca zarfı elinde evirip çevirdi. Ne hissedeceğini kestiremedi. Çok üzgündü, ağlamak istiyordu ama nasıl yapacağını bilemiyordu. İçinde bir yerlerde bir şey sıkışıyor, beraberinde canını yakıyordu. Elinde tuttuğu şey büyük bir mektuba benziyordu, yavaşça açmaya başladı. İçinden iki küçük zarf çıktı, biri diğerinden daha eskiye benziyordu ama üzerinde hiçbir şey yazmıyordu. Diğerinde ise yazılar çok naif bir el yazısı ile yazılmıştı.

       27 Aralık 1961. Alp Eligio Mas’a Sevgilerimle, Meryem Isla.

       Mektubu elinde sıkıştırarak tekerlekli sandalyesiyle geriye gitti Eligio, düşüncelerini zihninde hissetmeye başladığı bir anda dalgın hareketlerle mektubu açtı. Düşünceleri artık zihnine batıyordu.

       “Sevgili çocuğum,

       Umarım hayatında her şey hayal ettiğin gibi ışıltılıdır. Yukarıdan, tıpkı bir ardıç kuşu gibi süzülerek bir tepede konuşlanan güzel ruhunu yaşatmaya devam etmeseydin; sanırım bu beni uykularımdan çok huzursuz bir şekilde uyandırırdı. Ama seni gördüm, Eligio. Gecenin karanlığından nasibini almış bir çiçek gibi ışığı beklediğini ve güldüğün zamanların, ruhundaki bu çiçek için ne derece ehemmiyetli olduğunu biliyorum. Ve seni gülerken gördüğümde bunun yaşamına nasıl bir huzur getirdiğini hissedebiliyorum. Sevgili çocuğum, inan, tek bir içten gülümseme ruhumuzdan bir parçayı diğer varlıklara aktarır. Bu yüzden bana da ışık getirdin. Sen kalbimi ışıkla doldurdun.

       “Seni o savaşta ilk gördüğüm zamanı hatırlıyorum. Bir Türk olmadığın açıktı. Bulunduğun yerin kültürü, insanları hakkında ufacık bilgin yoktu. Ama sana kendimi öyle yakın hissetmiştim ki, sanki elimi uzatsam sende kendimden bir şeylere rastlayacakmış gibiydim. O an sana neden kendimi bu kadar yakın hissettiğimi anladım. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce ailemle İskoçya’dan bir trenle pek çok yere gitmiştik. Bunun nedeni yaşadığımız bölgede siyasi planlar dönmesiydi. Bir zaman sonra bölgede huzursuzluk başladı ve başkaldıran aileler oldu, biz de bu ailelerden biriydik. Eşyalarımızı aldık ve yaşanacak daha iyi bir yer bulmak için yola çıktık. Ancak savaşın etkisi beklenmedik olmuştu, henüz biz Avrupa’dayken savaşın öfkesi her yere yayılmıştı. Osmanlı’da bunun etkisi diğer yerler kadar çok görülüyor muydu emin değilim, her yer bana çok farklı görünmüştü. İskoçya’dan çok farklıydı. O sıralar 15 yaşındaydım, biraz da çekingendim tabii. Yine de oraya vardığımızda insanların bize kötü davranmadığını, hatta bizi koruduklarını bugün bile çok net hatırlıyorum. Fakirlik her yerdeydi, insaniyet ise bir gülümseme ile açığa çıkmaya hazırdı. Birleşik Krallık’taki öncelikler değiştiğinden beri kendimizi halktan biri gibi hissettiğimiz tek yer burasıydı. Dil konusunda sıkıntılarımız oldu elbette ama sevgi üstün geldi. Biz de böylelikle halktan biri gibi yaşamaya başladık, savaşta da birlikte savaştık.

        “Elbette hiç kolay olmadı. Osmanlı kaybedenler arasındaydı, pek çok hasar alınmıştı. Buradaki insanların gözünden yabancı askerlerin yaptıklarına, tüm o katliamlara tanık olduk. Annem ve birkaç Türk kadını bir baskın esnasında köydeki çocukları korurken yaşamlarını yitirdiler… Babam ise askeri birliklere katılmıştı. Bunu yürekten hissederek yaptığını söylüyordu. Bunu kısa zaman sonra onun da haberini aldığımda anlamıştım. Onu buralı olmayıp farklı milletten insanları savunduğu için ihanetten kurşuna dizmişlerdi… Yapayalnız kalmıştım…  Kendimi öyle yalnız, öyle savunmasız hissetmiştim ki… Uzun bir süre korku, keder ve yalnızlık hissi beni bırakmadı. Başka bir ülkedeydim, fakirlik vardı, savaş vardı ve benim hiç kimsem yoktu. Hem neden bu insanların yaşadıkları şey yüzünden ben ailemi kaybetmiştim? Etrafımdaki insanlara baktım. Havada küller uçuşurken ve bir yerlerde insanların ağlamaları duyulurken düşündüm… Aslında, sanırım tam da bu nedenden dolayı bu yalnızlık hissinden kurtulmam gerekiyordu. Savaşlar okuduğuma göre hep böyle olurdu; sevdiklerimizden uzak kalırdık, onlara veda ederdik veya dönmelerini beklerdik. Şimdi de beni koruyup büyüten insanların yardıma ihtiyaçları vardı. Böylelikle Münevver isimli yaşlı bir kadınla hemşirelik yapmaya başladım.

       “Başlarda öyle zordu ki her şey… Ne yaralılar, ne aileler gördüm… Savaştan çok, içimde bir şey burada bu insanlara yardım etmem gerektiğini söylüyordu. Bu insanlar iyi insanlardı, bize kapılarını açmışlardı ve öylece hiçbir şey yapmadan duramazdım. Her gün soğukkanlılığımı koruyup yapmam gerekenleri en iyi şekilde yerine getirmeye çalışıyordum. Göçmen olduğumu duyan ve bunun şaşkınlığını yaşayan insanlar güvensizlik ve alayla bana “Gâvur Hemşire” derken, sonradan hemşirelikte başarılı olmaya başladığımda bu adın yerini “Hemşire Isla” aldı. Tecrübem ileriye taşındığında da sağ olsunlar, bana o yüce insanın nurunu bahşederek Meryem adını verdiler.

       “Bir akşam kaldığım odaya dönerken yakınlardan bir patlama sesi geldi. Sesin nereden geldiğini bilmiyordum. Patlamayı takip eden birkaç dakikada yavaş adımlarla çevreyi kolaçan ettim. Sonra bir at arabasının yanında yerde kanlar içinde yatan bir kadın olduğunu gördüm. Gerçekten çok kötü yaralanmıştı, yüzü çok sıcaktı ve burnu kanıyordu. Hemen hayatta olup olmadığını kontrol ettim, elimden geleni yaptım fakat çok geçti. İnan öyle kötü yaralanmıştı ki… Gideceğim sırada arabadan bir ses geldi. Bir bebeğin ağlama sesiydi bu. Bir bebek bu patlamada hayatta mı kalabilmişti yani? Şok olmuştum! En fazla iki yaşında bir bebekti, ufacıktı daha. Hiçbir şeyden haberi olmayan küçücük bir bebek… Seninle tanışmamız da işte böyle oldu.

       “Çalışmadığım zamanlarda seni diğer kadınlara emanet ediyordum, döndüğümde ise seninle vakit geçirmekten başka bir şey yapmak istemez olmuştum. Sen bizim neşemiz olmuştun…”

       Mektubu indirdi Eligio. Elleri titriyordu. Demek böyle görmüştü onu… Bunlar ona farklı yaşamlardan aktarılan hikâyeler gibi geldi bir an ama hayır değillerdi. Hepsini elinde tutuyordu.

       “On dokuz yaşımda anneliği öğrendim böylece. Ve yıllar geçti, savaş bitmeye doğru bir bulaşıcı hastalığın yayıldığını öğrendik. Savaşı bitirecek şey olarak anlatanlar da vardı, yeni bir savaş için ortaya çıktığını iddia edenler de. Birkaç vaka duyduk. Belirtileri dinlediğim zaman bir şey dikkatimi çekti. Anneni bulduğumda yüzünün rengi yeni gerçekleşmiş bir patlama için fazla solgundu. Ayrıca burun kanaması ve ateşi de vardı ki ateş o an için olması gerekenden fazla kalıcı bir ateşti. Son olarak yüzünün kırmızı olduğunu anımsadım, oysa onun yüzü değil bedeni ağır yara almıştı. Aklımda bir şeyler belirdi ama hangisinin hangi sonuca varacağını kestiremiyordum. Daha sonra birkaç görüşme sonucu sizin İspanyol olduğunuz ve salgının henüz patlak verdiği sıralarda buraya geldiğiniz sonucuna vardık. Üstelik sen tamamen bir Türk gibi görünüyordun, bu da İspanyollarla benzerliğinizi anlamamıza olanak sağladı. Bu durum, beraberinde bir düşmanlık da getirdi.

       “Ahmet salgında babasını kaybeden asi bir çocuktu. Çevrede konuşulanları duyduğunda içi sana karşı öfkeyle dolmuştu. Yaşadıklarından seni sorumlu tutuyordu. Cihangir’i de annesinin hastalıktan vefatı sonrası yanımıza aldığımızda ona da bilenmeye başladı. Cihangir henüz çok küçüktü, doğalı çok kısa bir zaman olduğu belliydi. Annesi de bu yüzden onu sarmalayarak hastalıktan ve dışarıdaki tehlikelerden korumak istemişti belli ki. Annesi onu tehlikelerden koruyabilmişti ama ben seni koruyamamıştım… Çünkü Ahmet’le kavga etmiştiniz ve bu kavganın sonunda Ahmet yüzüne yara almıştı, sen ise bacağına aldığın bir darbeyle ilelebet topallamaya başlamıştın…

       “Savaş ve hastalıktan geriye yorgun bir millet kalmıştı ama her şeye rağmen hayat yaşamaya değerdi. Onurlu bir asker olarak yetişmiştin, sana Türk olarak Alp dendiğinde senin gibi dürüst ve onurlu olan senden neredeyse yirmi yaş küçük Cihangir de seni örnek alıyordu. Dimdik duruşun ve elde ettiğin başarıların, hayatını kurtardığın onca insan, onların minnettarlıkları o heyecanlı çocuğun sana hayranlık duymasına ve seni hep saygıyla anmasına vesile oluyordu.

       “Yakında bu mektup eline geçecek. Dilerim okuduğun zaman hiçbir şey için geç olmaz. Beni yanlış anlamanı istemem, hayatım hiç olamayacak kadar mutlu ve anlamlı geçti. Çok şey öğrendim. Bugün hâlâ Meryem hemşire olarak sizinle tanıştığım için, bir milleti böyle severken sizinle sevgiyi daha çok yaşamama ve bunu dağıtmama olanak sağladığınız için teşekkür ederim. Siz iki çocuğum, her zaman kalbimdeki sevgiyi yaşatıyor olacaksınız.

       “Diğer mektubu ayırdım. Lütfen onu açmayı unutma. Gülümsemeni de sakınma ki göklerin ışığı hiç eksilmesin.

       Kendinize iyi bakın, sevgili çocuklarım, hayat size daima güzellikler getirsin.

       Meryem Isla.”

      

       Gözlerindeki yanmayı hissediyordu. Yumdu, yumdukça yumdu gözlerini. Ama acısı eksilmedi. Cihangir sessizce oturuyordu, Başını cama çevirdi, aydın gökyüzüne baktı. Ruhu şimdi cennete ulaşmış mıydı?

       Eligio aniden diğer zarfı açtı. Zarftan birkaç fotoğraf ve bir not çıktı. Notu okuyamadan bir şey hissetti. Ortamın rüzgârında bir değişiklik vardı. Eligio hafifçe burnunu çekerek pencereye baktı. Uzakta havada süzülen kuşları gördü. Sürü halinde uçuyorlardı. Gerçi çok sessizdi ama ne önemi vardı. Hafifçe burnunu çekti, sonra bulanık gördüğünü fark ederek gözlerini kırpıştırdı. Onlar… Kuş için fazla büyüktü. Gözleri fal taşı gibi açıldı ve apar topar dışarı ilerledi, Tekerlekler kapıya çarptı ama bu onu durdurmadı. “Bekleyin! Ne oldu? Dikkat edin!”

       Tepenin başına ulaştığında dili damağı kurudu Eligio’nun. Bu gerçek miydi?

        Hızla notu açtı.

        “Bağışları yapan güzel insanı artık görebilirsin Eligio. Onun da ailesini kurtardığını bilmek kalbinde ne denli bir güzelliğe sahip olduğunu hatırlatıyor bana.

         Doğum günün kutlu olsun.”

       Fotoğrafları aldı sonra. Tanıdık biriydi bu. Adam bir fotoğrafta bir tekerlekli sandalyeyi inceliyordu. Başka bir fotoğrafta da mezarlıktaydı, bir mezarın başına güller bırakıyordu. Diğer fotoğrafta ise bir savaş gazisinin arkasındaydı… yani Eligio’nun…

       Ahmet.

      Eligio kafasını kaldırdığında gökyüzüne baktı. Havada öyle güzel süzülüyordu ki hepsi. Günbatımının kederli atmosferinde havada ona nazikçe yaklaşıyorlardı. Belki yirmi sıcak hava balonu vardı gökte, üstelik üzerlerinde doğum gününü kutlayan yazılar vardı. Hayali gerçek olmuştu. Bu iyiliğin ağırlığı üzerine çöktü ve ağlamaya başladı. Hıçkırıkları rüzgâra karıştığında balonlardaki insanlardan selamlar yağıyordu.

      

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol