“Abla sence babam bizi izliyor mudur?”

“Abla ağlama babam bizi ağlarken görünce üzülmez mi?”

“Abla babam hep gülerken çok güzelsiniz derdi. Sen neden ağlıyorsun şimdi çirkin oluyorsun.”

Ablası kardeşinin sesine dayanamamış olacak ki sinirle ona dönüp

 “Sus artık. Beni rahat bırak ve gidip valizini hazırla. Sabah gidiyoruz buradan.” Diye bağırdı. Ablasının kendisine sesini yükseltmesine şaşıran küçük kız korkulu gözlerle odadan çıktı. Ne yapmıştı ki o? Sadece babasının ona gökyüzüne uçmadan önce söylediği son şeyi yerine getirmeye çalışıyordu: Her daim umulu olabilmeyi.

  Küçük kız odasına girdi. Babasının ona gökyüzüne uçmadan –kız ölüm kelimesini sevdiklerine yakıştıramıyordu- önce hediye ettiği içinde bir sürü mum olan pakete baktı. Ne yapacaktı ki bunlarla? Babası hep mum ışığında yazı yazardı geceleri. Lambayı yakmayı sevmezdi. Acaba kızından da yazmasını mı istiyordu? “Herhalde benim de onun gibi güzel yazmamı istiyor. O yüzden de bana bu mumları bıraktı ki ben de hem kimseyi rahatsız etmeyeyim hem de aklıma güzel şeyler gelsin.”  Diye düşündü kız. Ama kız okuma yazma bilmiyordu ki daha. Babası ondan böyle bir şey beklemiş olamazdı.

 Küçük kız o geceyi babasının kendisine neden mum dolu bir kutu bıraktığını düşünerek geçirdi. Annesine geçen yaz çok beğendiği ama maddi imkânları yetmediği için alamadıkları bir kolye bırakmıştı babası. Ablasına üzerinde dans eden bir kadın figürü bulunan ve dans ederken etrafa hoş bir ses yayan bir oyuncak bırakmıştı. Ablası dans etmeyi çok severdi. Küçük kıza ise sadece içinde onlarca mum ve bir kibrit olan bir kutu bırakmıştı. Annesine de ablasına da ilgi duydukları şeyler bırakmıştı. Ama küçük kızın mumlara ilgisi yoktu ki! “Belki parası yetmemiştir başka bir şeye ya da gökyüzüne uçma vaktinin geldiğini hissedip aceleyle düşünemeden almıştır hediyeleri.” diye geçirdi içinden. Zaten babası hediyelerini verdikten birkaç gün sonra gözlerini yummuştu. Küçük kız bunları düşünerek uykuya daldı.

 Sabah olduğunda annesi kızlarını uyandırıp aceleyle evden çıktı. Ellerinde valizlerle evden ayrılırken, babasıyla olan tüm anıları de bu evle birlikte geride bırakmış gibi hissediyordu kız. Neden taşındıklarını anlamıyordu. Annesine sorduğunda “Benim artık gülmek için bir sebebim yok.” cevabını vermişti. Gidecekleri yerde artık hiç gülmeyecekler miydi ki?

Birkaç saat süren yolculuğun ardından sonunda gidecekleri yere varmışlardı. Annesi kızlarını otobüsten indirdi. Yavaşça valizleri de eline aldıktan sonra bir taksiye binip yeni evlerine doğru yola çıktılar. Annesi ön koltuğa oturmuş üzgün gözlerle önüne bakıyordu. Ablası ortaya oturmuş sessizce ağlıyordu. Küçük kız ise gözlerini camdan dışarı dikmiş, meraklı bakışlarla akıp giden yolu izliyordu. Yol ilerledikçe sokaklar gitgide renklerini yitirmeye başlamıştı. Önceleri rengârenk çitlerle çevrilmiş rengârenk evler ilerledikçe yerlerini siyah tellerle örülmüş uzun çitlerle çevrili kahverengi, beyaz, gri evlere bırakmıştı. Küçük kız içinden “umarım bizim evimiz burada değildir” diye geçirirken taksi, o sokaktaki evlerden birinin önünde durduğunda kız hayal kırıklığıyla eve baktı. Annesi ücreti ödeyip araçtan inikten sonra üçü geçip evin karşısında durdular.

  Anne sevdiği insanı kaybetmenin acısından başka bir şey hissetmiyordu o an. Abla burasının düşündüğünden bile daha kasvetli olduğunu geçirdi içinden. Küçük kız ise… o hep umut doludur. Bu eve bakarken de burayı nasıl daha renkli ve eğlenceli bir yere çevirebileceğine dair fikirler üretiyordu kafasında.

 İçeri girdiler. Evin içindeki eşyalar bile öyle sönük renklerdeydi ki burada biraz zaman geçiren birinin içinin kasvetle dolmaması zordu. Küçük kız bile evi görünce bir an için olumsuz düşüncelere yönelecekti ki, her tuvalin renklerle buluşmadan önce renksiz ve anlamsız olduğunu getirdi aklına. Evet, bu evi bir tuvale benzetmişti. Şimdi renksiz ve soluktu ama kız eline aldığı boyalarla burayı rengârenk yapacaktı. Bunlar onun elindeydi. Umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktu.

 Kimse kimseyle konuşmadan usulca odalara dağıldılar. Küçük kız penceresi sokağa bakan odayı seçmişti. Önceki evlerinde her gece uyumadan önce sokağın başından sonuna kadar yanan renkli ışıkları izler, evlerin bahçelerinden gelen müzik ve gülüşme seslerini dinleyip öyle uyumaya giderdi. Burada da öyle yapacaktı. Babası yoktu yanında, annesi de kendisiyle pek konuşmuyordu belki ama o hala aynı kişiydi sonuçta. Şimdi renklerden yoksundu sokak ama gece ışıklar yanınca burasının da en az eski evleri gibi içini ısıtacağını düşündü.

  Bunun heyecanıyla kıyafetlerini dolabına yerleştirdi, oyuncaklarını tek tek yatağının yanına yerleştirdi, henüz okuma bilmemesine rağmen şimdilik sadece resimlerini incelediği kitapları özenle rafa dizdi. O kitapları babasıyla birlikte okumayı çok istiyordu. Şimdi babası yanında değildi belki ama küçük kız bir gün okuma yazmayı öğrenecek ve o kitapların hepsini okuyacaktı.

 Hava kararmaya başladığında küçük kız odanın ışığını açmak için düğmeye yöneldi. Düğmeye dokundu ama ışık açılmadı. Güçsüz bastırdığını düşünüp tekrar dokundu ama odanın ışığı açılmadı. Kız kafasını kaldırıp tavana baktığında bir boşlukla karşılaştı. Odanın tavanında ne ampul ne de ampulün asılı duracağı bir yer vardı. Şaşkınlıkla kaşları havalandı. Annesine odasında ampul olmadığını söylemek üzere odadan çıktı.

 “Anne, odamda ampul yok hava kararıyor ne yapacağım?”

Annesine seslenirken koridorun tavanına kaydı gözleri. Burada da bir boşluk karşıladı onu. Tek tek evin tüm odalarını gezdi ama hiçbir odada ampul ya da aydınlatmaya yarayacak bir şey bulamadı. O sırada annesinden cevap geldi:

“Hava iyice kararmadan yemeklerinizi yiyin haydi. Yoksa aç uyumak zorunda kalırsınız.”

Kız annesinin bu sözlerine şaşırdı. Hiçbir zaman böyle katı kuralları olmamıştı. Hatta çoğu zaman arkadaşlarıyla dışarıda oynamaktan akşam yemeğine geç kalırdı. O eve döndüğünde annesi ve babası kahveleri içerlerken kız da bazen sevdiği çizgi filmi izleyerek bazen anne babasıyla sohbet ederek bazense ablasının okul anlarını dinleyerek yemeğini yerdi. Şimdi ne olmuştu da annesi böyle bir şey demişti?

“Ama anne ışıklar olmadan nasıl yemek yiyeceğiz ki? Birbirimiz göremeyiz bile.”

Küçük kız annesine derdini anlatmaya çalışırken ablası sakince odadan çıktı. Ruhsuz bakışlarla mutfağa yöneldi, sandalyeye oturdu, önündeki kaşığı eline aldı ve küçük kızın ne olduğunu anlayamadığı o yemeği yemeye başladı. Annesi de karşısına oturmuş onunkinin aynısı olan bir kâseden aynı yemeği yemeye koyuldu. Masada sadece üç kâse, üç kaşık ve birkaç dilim ekmek vardı. Kız şaşkınca onlara bakıyordu. Daha önceki evlerinde hepsinin kendine özel birer kaseleri, kaşıkları ve çatalları vardı. Küçük kızınki panda figürlüydü ve kız o kaşıkla yemek yemeyi severdi. Şimdiyse her şey birbirinin aynısı gibiydi. Babası gidince ailesinin tüm neşesinin gittiğini hissetti. Ama kız babasının sözlerini hatırladı. Bir gün yine ilaçlarını içtikten ve bir müddet şiddetli öksürüklerle mücadele ettikten sonra kızlarına dönmüş

“Ne olursa olsun hayatınızı hep aydınlıkta geçirin. Neşeniz ve sevginiz sizin gücünüz olsun.” demişti.

 Küçük kız o an babasının sözlerine pek anlam verememişti. Onlar bir aradayken zaten hep mutlu ve sevgi doluydular. Şimdi önüne duran manzaraya baktığında hiç de mutlu olmadığını fark etti. Babasının gittiği yerde mutlu olduğuna inanıyordu. Babası kızına ölümün ne olduğunu daha hastalığının başından itibaren yavaş yavaş anlatmaya başlamıştı. Onun anlattıkları sayesinde babasını kaybettikten sonra bile kız babası için endişelenmemiş onun gittiği yerde mutlu olduğuna inanmıştı.

 Kız annesiyle ablasına neden böyle olduğunu sormak istiyordu ama ikisine de yaklaşmaktan çekinmeye başlamıştı o yemekten sonra. Sessizce yemeğini yemiş, odasına gitmişti. Hava kararmıştı ve ortalıkta ampul olmadığı için önünü bile zor görüyordu. Perdeyi çekti kız biraz sokağın ışığı girsin içeri diye. Ama perdeyi çekince karşılaştığı manzara gözlerini kocaman açılmasına sebep olmuştu.

Sokak kapkaranlıktı. Tek bir ışık bile yanmıyordu. Ne bir sokak lambası ne de başka bir ışık vardı görünürde. Evlerin camından bile ışık gelmiyordu. Herkes uyumuş muydu? Saatin o kadar da geç olmadığını düşünüyordu kız. Bir umutla bir süre bir ışığın yanmasını bekledi ama beklemesi sonuç almayınca asık bir suratla yatağına girip gözlerini yumdu.

Sabah uyandığında hızlıca üzerini giyip dışarı çıktı. Yeni komşularıyla tanışmak, yeni arkadaşlar edinmek istiyordu. Sokağa bunları hayal ederek çıktı. Renksiz tuvale benzeyen sokağa, tellerle ayrılmış evlere baktı ama yine de ümidini yitirmedi. Evler renksiz olabilir ama insanlar da evler gibi olamaz diye düşündü.

Ama sokak bomboştu. Tek tük birkaç konuşma sesi dışında bir ses de duyamadı. Sokağı geçti, kalabalığın toplanmış olabileceğini düşündüğü meydana doğru ilerledi. Taksiyle gelirken görüştü orayı. Oraya gittiğinde sonunda birkaç kişi görmüştü. Elinde gazete ve ekmeklerle köşedeki bakkaldan çıkan adama baktı. Kız onunla konuşmak istedi ama adam etrafına bile bakmadan hızlı adımlarla oradan uzaklaşmaya başlayınca bundan vazgeçmek zorunda kaldı.

Bu sefer sokağın köşesinden bir kadın ve onun elini tutan bir çocuk çıktı. Küçük kız yaşıtı birini görmenin heyecanıyla onlara doğru ilerlemeye başladı.

“Merhaba!” diyerek coşkuyla onlara selam verdi. Bir süre karşı taraftan cevap almayı bekledi ama ses gelmedi. Kadın da çocuk da şaşkınlıkla ona bakıyorlardı. Çocuk yanındaki kadına tedirgin bir bakış attı, tam ağzını açıp cevap verecekti ki kadın, küçük kıza yalnızca kafasını sallayarak bir cevap verip bakkala doğru ilerlemeye başladı. Çocuğu da sımsıkı kendine çekmişti.

Küçük kız bu tavırlarına bir anlam veremedi ama çok üzerinde durmadı o an. Başka birilerini görmek amacıyla biraz daha çevreye bakındı. En sonunda buradan ümidini kesince sokak boyu ilerlemeye koyuldu. Evinin bahçesinde durmuş fazla uzamış otları eliyle toplayan bir adam görmüştü. Hiç düşünmeden o eve ilerledi, bahçe kapısını açıp içeri girdi.

“Evime girmek için ne gibi bir sebebiniz var küçük hanım? Ayrıca neden yanınızda bir yetişkin yok?” diyen adama çevirdi bakışlarını. Şaşırmıştı ama bir yandan da tanımadığı birinin bahçesine izinsiz girmenin doğru olmadığını düşündü.

“Merhaba biz buraya yeni taşındık. Ben komşularla tanışmak ve yeni arkadaşlar edinmek için dışarı çıktım. Ben çıkarken annem uyuyordu.” Diyerek adama kendini açıkladı.

“Yeni olduğun belli. Bu kasabada komşular diye bir şey yoktur. Herkes kendi evinde yaşar ve sadece kendi eviyle ilgilenir. Arkadaşlara gelince, yakında okullar açılacak orada görürsün birilerini. Hadi şimdi daha fazla birilerini rahatsız etmeden evine git.” dedi adam.

Kız şaşkın şaşkın adama bakıyordu. Komşular nasıl olmazdı? Hem o hiç okula gitmemesine rağmen bir sürü arkadaşı vardı kasabasında. Burada neden olmayacaktı ki?

“Okula gitmeden hiç arkadaşım olmayacak mı? Hem neden sokakta kimse yok?” kız adama bir sürü soru sormak istiyordu ama adam kendisine öyle bakıyordu ki kendini kötü hissetmişti.

“Bu soruları git de sana annen cevaplasın. Beni de daha fazla rahatsız etme. Hadi git.” Dedi adam ve bunları söyledikten sonra arkasını dönüp evine girdi. Kapıyı açtığı o kısa aralıkta kız içeriyi biraz görebilmişti ve bu evin de kendi evleri gibi soluk renklerle kaplı olduğunu, koridorda da ampulün olmadığını görmüştü.

Kız şaşkın şaşkın bahçeden çıkıp yeniden sokakta ilerlemeye başladı. Yan evdeki kadının kendisini izlediğini fark etti. Ona doğru döndü. Elini salladı  “Merhaba, yanınıza gelebilir miyim?” dedikten sonra kadına bakmaya başladı. Şaşkındı, böyle insanlarla karşılaşmayı beklemiyordu. Kadın başta biraz beklese de sonunda kafasını salladı ve gidip bahçe kapısını açtı.

Kız sonunda sorularını cevaplayabilecek birini bulduğu için heyecanlı adımlarla bahçeye girdi. Kadına döndü “Biz buraya yeni taşındık ve ben yeni insanlarla tanışmak için gezmeye çıktım ama o amca burada komşuların olmadığını ve anca okula gidersem arkadaşlarımın olacağını söyledi. Burası neden böyle?” dedi hızlı hızlı. O da kendisini terslemeden sorularının cevaplarını almak istiyordu.

Kadın “Burası yıllardır böyle küçük kız. Buraya taşındıysanız sizin de hayattan pek bir beklentiniz kalmamıştır. Burada kimse kimseyi umursamaz. Önemli olan şey kendi evinde yaşayabilmek ve işine gidip karnını doyuracak kadar para kazanabilmek. Sen de işe ya da alışverişe gitmeyen herkes gibi git ve evinde zaman geçir.” dedi. Kız gittikçe daha çok şaşırıyordu. Aklına takılan başka bir şeyi sordu bu sefer:

“Evlerde neden hiç ışık yok. Hava kararınca ne yapıyorsunuz siz?”

“Ne yapıyor olabiliriz? Tabi ki de uyuyoruz. Sanki yapabilecek başka bir şey varmış gibi soruyorsun bir de!” diyerek tersledi kızı. Küçük kızın gözleri dehşetle aralandı. Bu insanlar akşam hiçbir şey yapmadan uyuyor muydu yani? Akşamları ailecek vakit de mi geçirmiyorlardı?

Küçük kız şaşkınca o evden çıktı. Evine doğru yürürken birkaç kişiyi daha görmüştü ama kimse dönüp bir başkasının yüzüne bakmıyor sanki bir yere yetişmeleri gerekiyormuş gibi aceleyle hareket ediyordu. Küçük kızın dikkatini çeken bir diğer şey ise kimsenin gülümsememesiydi. Sanki gülümsemek yasaktı bu kasabada. Kız bunu düşününce içi korkuyla doldu.

Sönük sokaktaki sönük evine girdi yavaşça. Kafasını kaldırıp evine yeniden göz attı belki bir şeyler değişmiştir umuduyla ama her şey sabah bıraktığı gibiydi. O gün akşam yemeğinde annesine ve ablasına bu kasaba insanlarının neden böyle olduğunu sormak istiyordu ama akşam yemeğinde annesi ağzını bile açmasına fırsat vermeden onları odalarına gönderdi.

Ertesi gün kız yine erkenden kalktı. Kasaba meydanına gidecek ve bu sefer rahatça konuşabileceği birilerini bulacaktı. Kararlıydı. Annesinin dolabına yerleştirdiği gri kıyafetlere inat bulduğu en renkli kıyafetleri giydi. Elinde pelüş ayıcığını ve resimlerini beğendiği bir bkitabı aldı. Önceki gün gittiği yoldan, sokağın köşesindeki bakkalın önüne geldi. Burada bekleyecekti konuşacağı kişiyi.

Birkaç dakikalık bekleyişin sonunda kızın geldiği yoldan gelen adama baktı. Bu dün gazete ve ekmek alan adamdı. Kız birkaç saniye bekledikten sonra cesaretini toplamıştı. Adama:

“Merhaba. Ben buraya yeni taşındım buradaki kimseyi tanımıyorum. Eskiden annem ya da babam bana hep kitap okurdu. Şimdi babam yok annemse benimle konuşmuyor. Ben de okumayı bilmiyorum daha. Çok canım sıkıldı. Benim için bu kitabı okur musunuz?” dedi elindeki kitabı işaret ederek. Adam önce kitaba sonra kıza baktı. Bir süre öylece beklese de sonunda “Bekle beni burada. Ekmeğimi ve gazetemi alayım okurum sonra.” cevabını verdi.

“Peki gazeteci amca.” diyerek gülümsedi kız. Adam elinde gazete ve ekmeklerle geri döndükten sonra geldikleri yolu geri yürümeye başladılar. Gazete alan adamın evi küçük kızın evini olduğu sokağın başındaydı. Adam kıza bahçedeki küçük sandalyeyi işaret ettikten sonra kendisine de bir sandalye alıp kızın karşısına oturdu. Elindeki kitabı aldı ve okumaya başladı. Adamın kitabı okuduğu süre boyunca kız yüzündeki gülümseme ile dikkatle onu dinledi. Sonunda kısa kitabı okumayı bitirince kız söze girdi:

“Gazeteci amca sen tek mi yaşıyorsun?”

“Evet, neden sordun?”

“Geceleri hiçbir yerde ışık yanmıyor sen tek başına korkmuyor musun?”

“Korkmama gerek kalmıyor ki hemen uyuyorum zaten ben. Sen korkuyor musun yoksa?”

“Evet biraz korkuyorum. Hiçbir yerde ışık olmayınca önümü bile göremiyorum nasıl korkmayayım?”

“İstersen geceleri elindeki oyuncağa sarılarak uyu belki o zaman korkmazsın.” dedi adam.

“Peki bundan sonra öyle yapacağım. Hatta eğer sen de geceleri korkuyor ama söylemeye utanıyorsan diye bu oyuncağı sana bırakacağım. Korkarsan ona sarılıp uyursun sen de. Benim başka oyuncaklarım da var sarılabileceğim.” diyen kıza bakakaldı adam. Yüzündeki kocaman gülümsemeye karşılık onun da yüzünde bir tebessüm oluştu. Uzun zamandır böyle gülmüyordu adam. Hatta en son ne zaman güldüğünü bile hatırlamıyordu.

“Anlaştık o zaman. Olur da korkarsam ona sarılırım akşam. Teşekkür derim.” dedi. Küçük kız oyuncağını orada bırakıp neşeyle evine döndü. Oyuncağını başkasına vermiş olmak bir an bile canını sıkmadı. Gazete alan adam yalnız yaşıyordu ama kendisinin bir sürü oyuncağı, annesi ve ablası vardı.

Kız o hafta boyunca pek çok kişiyle konuşmaya çabalamıştı ama gazete alan adam ve birkaç kişi dışındaki kimse kızın teklifini kabul etmemişti. Yüzüne bile bakmadan geçip gidenler bile vardı. Kız yine de hiç pes etmemiş her seferinde aynı umutla yeniden bir başkasının önünden geçmesini beklemişti. Her akşam penceresinden sokağa bakıyordu ama hala hiçbir ışık belirtisi göremiyordu.

Yine böyle günlerden birinde, elinde oyuncağı ve kitabı ile sokakta yürürken evlerden birinin camından kendisini izleyen bir çift göz dikkatini çekti. Dikkatini o cama verdiğinde kendisi izleyenin ilk gün bakkalın önünde gördüğü çocuk olduğunu fark etti. Çocuk küçük kıza imrenir gibi bakıyordu. Kız o çocukla arkadaş olabileceğini düşündü o an. Eğer yanındaki kadın yoksa onunla rahatça konuşabilirdi belki.

Eve doğru ilerledi camdaki çocuğa gülümseyerek el salladı. Çocuk sokağa bir bakış atıp annesinin gelip gelmediğini kontrol ettikten sonra hızlıca camı açtı. Kafasını camdan sarkıtarak konuşmaya başladı:

“Merhaba ben Emir. Seni sürekli dışarıda tek başına gezerken görüyorum. Ailen tek başına gezmene ve insanlarla konuşmana bir şey demiyor mu?” dedi gözlerini kocaman açmış bir şekilde.

“Merhaba. Annem çok uzağa gitmediğim sürece bir şey demiyor. Yakında vazgeçermişim zaten. Öyle dedi bana. Hem senin annen ne diyor ki?” Kız annesiyle konuştuğu sırada söylediği bu şeyleri anlamamıştı. Neden vazgeçecekti ki?

“Okula başlayınca zaten başka çocuklarla karşılaşacakmışız. Onlar dışında arkadaşa gerek yokmuş. Biliyor musun benim hiç arkadaşım yok. Annem kimseyle fazla konuşmama izin vermiyor” dedi Emir. Küçük kız her sokaktan geçtiğinde Emir imrenerek ona bakıyordu. O da çıkıp onula gezmek ve konuşmak istiyordu ama annesi bu durumdan rahatsız oluyor ve insanlarla konuşmanın ne kadar gereksiz olduğunu anlatıyordu çocuğa.

Küçük kızın eski evinde yaşarken çok arkadaşı vardı ama burada hiçbir çocukla konuşamamıştı. O da yeni bir arkadaşı olsun istiyordu.

“İstersen seninle arkadaş olabiliriz. Eğer kızacaklarsa kimseye söylemeyeyiz biz de.” dedi kız hevesle. Emir’le arkadaş olma fikri onu heyecanlandırmıştı. Yetişkinlerin, arkadaş edinmelerine izin vermemelerine anlam verememişti ama bu kasabadaki insanları düşündükçe çok şaşırtıcı gelmiyordu bu durum.

“Gerçekten mi?”

“Evet. İstersen seninle oyuncaklarımı ve kitaplarımı paylaşabilirim.”

“Ama annem o zaman görür ki onları.”

“Sen de evdekiler uyuyunca oynarsın. Olmaz mı?”

Emir çok imkansız bir şey söylemiş gibi baktı ona. “Hava kararınca nasıl oynayayım ki? Herkes o zaman uyuyor.”dedi.

Küçük kız bu söylediğiyle duraksadı. Bir süre düşündü. O an aklına babasının verdiği mumlar geldi. Onları kullanmaya kıyamıyor bu yüzden geceleri kendisi yakmıyordu ama kasabadaki ilk arkadaşı için değeceğini düşündü.

“Benim mumlarım var. İstersen sana birini verebilirim. Onu yakarsan geceleri de oynayabilirsin.” dedi heyecanla. Emir’in de aynı heyecanla ona baktığını fark edince “Bekle beni geleceğim hemen.” diyerek kendi evine doğru koşmaya başladı.

Nefes nefese eve varıp, hızlıca yatağının altındaki kutudan bir mum aldı eline. İçindeki resimleri en beğendiği kitaplardan birini ve yumuşak oyuncaklarından en güzelini seçip aynı hızla geri döndü yeni arkadaşının yanına. Eşyalarını onunla paylaşmaktan hiç sakınca duymamıştı.

O geri dönene kadar Emir de bahçeye çıkmış heyecanla ilk arkadaşını bekliyordu. Bir yandan da annesinin gelip onu içeri sokmasından korkuyordu. Kızın elindekilere bakınca kalbi hızlandı. İlk defa biri onunla bir şeyler paylaşıyordu. Küçük kız:

“Al bak bu benim en sevdiğim oyuncağım. Bu kitabın da resimleri çok güzel. İkisi de senin olabilir.” dedi. Emir ona cevap vereceği sırada sokağın ucunda annesini görünce gözlerini kocaman açtı. Hızla eve doğru ilerlerken arkadaşına bakıp:

“Teşekkür ederim arkadaşım.” diyerek gülümsedi. Küçük kız da ona gülümseyerek kadın eve yaklaşmadan önce kendi evine doğru ilerledi.

Emir o gece annesi uyuduktan sonra babasından mumu yakmasını rica etmişti. Babası tüm gün çalıştığı ve yorgun olduğu için çok sorgulamadan mumu yakıp odasına dönmüştü. Emir ise elindeki mumu cam kenarına koyarak tüm gece heyecanlı bir şekilde arkadaşının hediyesi ile oynamış, kitabın resimlerini incelemişti.

O gece uyumadan önce camdan dışarı bakan küçük kız ise Emir’in odasının camından yansıyan mumun ışığına bakıp gülümsemişti. Çok büyük bir ışık yaymıyordu mum ama neredeyse zifiri karanlık olan sokakta adeta güneş gibi parlamıştı.

İlk ışık yanmıştı.

O geceden sonra küçük kız daha umutlu ve neşeli olmuştu. Elindeki mumları insanlara vererek kasabaya ışık dağıtabilirdi. Her evde bir mum ışığı yakabilir o ışığın etrafında ailelerin toplanmasını sağlayabilirdi. Karanlıkta kalmış bu kasabalıların tekrar birbirini görmelerini sağlayabilirdi. İnsanların karanlıklara sakladığı umutlarının yeniden aydınlığa çıkmasını sağlayabilirdi.

Ertesi gün sokağın sonlarında oturan yaşlı bir adamla tanışmış ona akşamları çözmesi için babasından kalan bulmacalardan biri ile birlikte bir mum vermişti.

İkinci ışık yanmıştı sokakta.

Sonraki gün bakkalın iki oğluna, eskiden elektrikler kesilince ailecek oynadıkları gölge oyununu öğretmiş ve onların da ailecek oynamaları için bir mum da onlara vermişti.

Üçüncü ışık da yanmıştı.

Bir sonraki gün yan komşusu ile tanışmış onun acısını küçük kalbinin en derininde hissetmişti. Ona kaybettiği oğlunun fotoğrafına gece bile bakabilmesi için bir mum vermişti.

Dördüncü ışık da yanmış ve sokak yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı.

Sonraki günler hızla akmaya başlamıştı. Küçük kız neredeyse her gün eline bir mum alıp evden ayrılıyor, yeni birileriyle tanışıyor, onlara akşamları yapabilecekleri bir şeyler anlatıyor ve o eve bir mum bırakıp gece camından merakla o evin camına bakıyordu. O gün gittiği evde gece ışık yanarsa zaferle gülümsüyor yanmazsa da sonraki günler yeniden deniyordu.

Işıklar teker teker yanmaya başlamıştı.

Bu şekilde küçük kasabadaki neredeyse tüm evlerde akşamları mumlar yanmaya başlamıştı. Aileler beraber yemek yiyor, çocuklar oyunlar oynuyor, yalnız yaşayanlar kitap okuyor ya da başka bir şeyler yapıyorlardı ama hava kararız kararmaz kimse uyumuyordu artık. Küçük kız bu insanların unuttukları dünyayı onlara hatırlatmıştı.  

Sokak artık evlere yanan mumların ışığıyla aydınlanıyordu.

Kutudaki mumlar birer birer eksilmişti. Küçük kız son muma geldiğinde kutunun dibinde bir zarf olduğunu fark etmişti. Zarf, kutunun tabanını tamamen kapladığı için kimse orada bir mektup olduğunu anlamamıştı. Kız mektubu eline alıp koşarak evden çıkmıştı. Bir süre heyecandan ne yapacağını bilememiş elinde mektupla kapının önünde dikilmişti. Kendisi okuma yazmayı bilmediği için okuyamazdı. Aklına bakkaldan ekmek ve gazete alan adam gelmişti. Adam ona daha önce kitap okumuştu. Bu mektubu da okumasını isteyecekti. Koşarak onun evinin önüne gelmiş kapıyı çalmaya başlamıştı. Kapıyı açan adama bakıp:

“Gazeteci amca bana bu mektubu okur musun? Ben anlamıyorum ne yazdığını.” dedi.

“Tabi gel geç içeri. Bu arada bana gazeteci amca deme benim adım Ayhan.” dedi adam gülerek.

“Peki Ayhan Amca.”

Kız içeri geçti. Salondaki yarısı erimiş muma bakıp gülümsedi. Adam da salona girdi ve mektubu okumaya başladı:

“Sevgili kızım.

Ben bir gün gökyüzüne uçtuğumda, annen sizi de alıp onunla tanıştığımız gençliğimizin geçtiği o kasabaya götürecekmiş. Ben o sokaklarda büyüdüm. O sokaklarda geçti çocukluğum. O sokaklarda sevdim anneni. Ben o sokaklarda büyümüş olsam da orayı hiç sevmedim. Annem ve babam hiç gülmezdi, hava karardığında açacağımız ışıklarımız yoktu. Akşam olunca herkes yemeğini yer hemen yatardı. Kimse kimseye tahammül dahi edemezdi. İnsanların umutları, yarından beklentileri yoktu. Bense onlardan farklıydım. Ben gülmeyi severdim, yarına dair hayaller kurardım, sevmeyi, heyecanı, umudu, yeri geldiğinde ise acıyı ve hüznü de sonuna kadar yaşardım. Ben onlar gibi ruhsuz bir yaşam sürmek istemedim. Anneni de aldım ve o kasabadan ayrıldık. Sonra siz doğdunuz. Kendi anne babamdan göremediğim her şeyi size vermeye çalıştım. Kalbiniz hep sevgiyle atsın istedim. Şimdi annen diyor ki sevgiyle büyüttüğümüz çocukları sen olmazsan o kasabaya götüreceğim. Ben bu hastalığı yenemem belki ama siz o kasabada karanlıkta kalmayın istiyorum. Sen aydınlığı seversin. Hava kararınca bile ışıkları hiç kapatmaz mutlaka yapacak bir şeyler bulursun. O karanlık kasabaya gidince de hiç karanlıkta kalma istiyorum kızım. Bu mumları al, ne zaman karanlıkta kalsan, umudunu yitirecek gibi olsan birini yak mumlardan. Bu mumlar aydınlatsın yolunu, umudunu bul onların ışığıyla.

Seni çok seven baban.”

Ayhan mektubu okumayı bitirdiğinde dolu gözlerle karşısındaki bedeni küçük yüreği kocaman kıza baktı. Kız cam kenarındaki yarısı erimiş muma bakıyordu. Babasının kendisine karanlıkta kalmaması için bıraktığı tüm mumları, o, başkalarının karanlığına aydınlığa ulaştırmak için harcamıştı çoktan. Ama yüzünde hiç de bundan pişman bir ifade yoktu. Kağıda baktı:

“Baba, senin bıraktığın mumlar sayesinde artık bu kasaba hiç karanlık değil biliyor musun? Sadece ben değil herkes aydınlığa ulaştı o mumlar sayesinde.”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.