MEDYA’DAKİ YENİ OYUNCAĞIMIZ

Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyarlar. Görmez misin ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler. Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah’ı çok anan ve haksızlığa uğratıldıktan sonra öçlerini alanlar başka. Zulmedenler hangi akibete uğrayacaklarını göreceklerdir. (Şuara Süresi,224, 225, 226, 227)

Uzun yıllar Araplar içerisinde şiir oldukça büyük bir güç olagelmiştir. Öyle ki bugün medyanın yaptığını o dönem şiirlerle birbirlerini hicvetmek yolu ile günün şartlarında soğuk savaş olarak kullanılırdı. 20. ve 21. Yüzyılda ise bunun yerini medya almıştır. Gerçek haber verme olgusu ortadan kalkmıştır neredeyse. Algılar üzerinden insanlar yönetilmektedir.

Türkiye’de özellikle son 40 yıla baktığımızda televizyonun etkisini nasıl kontrol altına alınacağı sorusu çeşitli kurumlar marifetiyle sağlanmaya çalışılsa da kimi zaman yine de yeterli olamamaktadır. Bugün (RTÜK) Radyo Televizyon Üst Kurulu dediğimiz araçlardaki uzmanların bile bilgilerinin yetersizliği ya da bu kurumlardaki yeterince bağımsız olunmayışı yahutta kurumun taraflı bir yapıya sahip olması kısaca adına ne derseniz deyin özellikle gündüz kuşağı programlarının gazetelerin 3. Sayfa haberlerini resmen görünür ve yaşanır halini gözümüzün önüne serdiği görülmektedir. Başka bir kuruma baktığımızda mesela aile hukukunda hakim olabilmek için adayın hem pedagojik eğitim hem de hukuk alanındaki bilgisi ve bunun yanında kendisinin de evli ve çocuk sahibi olma şartı ile ilaveten hakimlik teminatının bulunması bu kurumu daha değerli kılmıştır ancak Osmanlı’da önemli kademeleri gelenlerin dahi önce iyi bir aile terbiyesinde yetişmiş olması ya da devletin himayesinde küçükten beri ahlaki yönden de eğitilmesi medya araçlarının denetimini yapanlar kısmında da olmalıdır. Öyleyse denetim kurumlarımızdaki kişilerin mesleki eğitimlerinin dışında hukuk ve ilahiyat yetkinliklerinin olması ve adalet sistemindeki gibi bir disiplin ve güvence altında olması bu kadar zor mu?

Bir zamanlar ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisinin tarih, eğlence adı altında atalarımızı hicveden ve sanki ‘zevk düşkünü’ gibi addedilmesi yine bunun medya kanalıyla dünyada bile en çok izlenen dizi kategorisine getirilmesi tesadüf değil. O dönem AB uyum çalışmalarına feda edilen medyamız, bugün gündüz kuşağındaki bir takım yıkıcı unsur işleyen programları ile ne yazık ki aileyi hedef almış durumdadır. Sanırım bu da İstanbul Sözleşmesi’ne uyum kapsamında ses çıkarılmayan programlar kategorisinde.

Türkiye ‘medya okur-yazarlığı’ konusunda güzel adımlar atmış ancak görünen o ki hukukta adalet kavramını kimi zaman sorguladığımız gibi medya’da da ‘akıllı işaretler’ kavramlarının ne kadar hizmet ettiği sorunsalını beraberinde getirmiştir. Allah aşkına! Okullarda bile ders olarak okuttuğumuz ‘medya okur-yazarlığı’ dersinin kritiğini öğlen kuşağında annesinin yanında seyretmek zorunda olan çocuğa nasıl izah edebiliriz? Aile içi ensest ilişkiler dediğimiz cinsel şiddetin programlar yoluyla bu kadar ortaya dökülmesi neticesinde evin içindeki çocuk anneye ya da babaya ne kadar güvenebilir? Üstelik daha bunları bile halledememişken bir de ‘internet okuryazarlığı’ çıktı başımıza… Nasıl mücadele edebiliriz?

Değerli olma ifadesini çocuklarımıza ‘özgüven’ kavramının bile gerçek anlamda içinin doldurulmadığı bir dönemde kaç tane ‘like’ aldığını hesap eden ‘an’ı yaşamak ve ‘an’da kalmak yerine ‘an’ı başkalarına göstermek için çekilen fotoğraflar, videoların neslimize verdiği zarar yine dışarının etkisiyle oluşturulmaya çalışılan sözüm ona ‘etkili iletişim’ modasının da bir enkazı olmaya devam etmektedir. Sabretmek yok, dirayetli duruş yok, ibret almak yok, sadece ben merkezli yetişen ve hala 30’unda ergenlik yaşayan bir nesil kendinden sonrasına nasıl ebeveyn olacak?

Sözün özü; ‘görüntü ve söz’ün geçmişte moda akımlarının oluşumu gibi şimdi de virüs gibi yayılarak çoğaltılarak hatta yapmayanları kınayarak fetişleştirildiği yeni dönemde oyuncağımız ‘coin’ olmuştur. Hayatımıza adı farklı bir şekilde konmuş çipler niteliğindedir maalesef gelişen yeni keşifler… Neredeyse 24 saat telefonda veya bilgisayar başından ayrılmayan bireyler haline getirilişimiz çok acı değil mi?

Emek vermeyi, araştırmayı, alın teri dökerek kazanmayı, üretkenliği tamamen bitiren yeni silahı aslında kendimize doğrultmuş durumdayız. Üstelik kazanmak uğruna her şeyini kaybeden insanların sayısı gitgide artmaktayken kendimize sormamız gerekmez mi? ‘fe eyne tezhebun’ Kur’ani ifadeyle ‘Ey insan! Bu gidiş nereye?

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol