..........

Yemekten sonra hep beraber oyun oynadılar. Böylece daha da kaynaşmış oldu Nil çocuklarla. Evdeki herkes kahkahalarla gülüyor ve o anın büyüsüne kendilerini kaptırıyorlardı. Nil’in annesi ve babası da onlarla beraber oynuyor ve doyasıya eğleniyorlardı. Hava kararmaya başladığında çocuklar evdekilerle vedalaştı ve Nil’in babası onları kaldıkları yere bırakmaya gitti. Nil, onlar gidince yine suratını asmaya başladı ve annesine “İyi geceler.” diledikten sonra odasına çekilip yatağına uzandı. Gözlerini kapatır kapatmaz yaşadıkları film şeridi gibi gözünün önünden geçmeye başlayınca hemen gözlerini açtı ve yataktan doğrularak soluk almaya çalıştı. Kalbini tutarken Allah’a yalvarıyordu gözyaşlarıyla. “Allah’ım ne olur artık her şey düzelsin, beni sevsinler. Bana kötü davranmasınlar. Ne olur?” diyerek hıçkırıklarını zapt etmeye çalışırken, bir yandan da annesi geliyor mu diye kapıya bakıyordu. Geceye sessiz çığlıklarını verirken, gözlerini bir an olsun bile yummadı Nil. Yumarsa eğer gene yaşadığı o kötü olayları görmekten korkuyordu. Hak ediyor muydu o bunları? Kim hak ederdi ki böyle bir muameleyi? Ne yapması, nasıl bir tavır takınması gerektiğini bilmiyordu; tek bildiği onlar ona nasıl davranırsa davransın, iyilik yapmaktan vazgeçmeyeceğiydi. Onlar belki bunu saflık, eziklik gibi görüyorlardı ama Nil, hiçbir çıkar amacı gütmeden iyilik yapmak istiyordu sadece. Herkesi kendi gibi sanması hataydı belki, her insanın iyi olmasını bekleyemezdi lakin onlar iyi olmuyor diye de kendi bildiği yolu terk edemezdi. Bunun farkında olsa da kimseye söyleyemiyordu, kendi içini kemirmekten başka düşüncelerinin bir anlamı yoktu. “Ne yaparsam yapayım zenginim diye, yabancıyım diye dışlanacağım.” diye düşündü tırnaklarını yerken. Tırnaklarını yiye yiye biçimsiz ve kötü görünümlü tırnakları olmuştu ama umurunda değildi; ailesi anlamasın yeterdi onun için.

Sabah olup da gün ışığı yüzüne vurduğunda, oturduğu yerden ayaklanıp elini yüzünü yıkamaya gitti. Dün gece gözüne hiç uyku girmemiş olmasından dolayı yüzü gözü şişmişti ve bu şişlikler yüzünü yıkamakla geçer sanıyordu Nil. En az 5 defa yüzüne su serptikten sonra havluyla yüzünü kurulayıp odasına geri döndü ve okul kıyafetlerini giydi. Mutfağa gidip çay suyunu koydu ve annesiyle babası için kahvaltılıkları sofraya yerleştirdi. Sonra da odasına geri dönerek akşamdan hazırlamış olduğu çantasını sırtına takıp yatak odasına doğru parmak ucuyla ilerledi ve anne babasına baktı kapının kenarından. İkisinin de mışıl mışıl uyuduklarını görünce tek başına okula gitmek için dış kapıya yöneldi ve sessizce kapıyı açarak evden ayrıldı. Kahvaltı yapmadığı için kendini kötü hissetse de canı hiçbir şey istemiyordu, sadece günün çabucak geçmesini ve daha az üzülmeyi diliyordu. Apartmanın deposuna koyduğu kedi ve köpek mamalarını çıkartıp sokaktaki kaplara döktü. Ardından kirlenmiş olan suyu da döküp, apartmanın önündeki musluktan kaplara su doldurarak yerli yerine koydu. Sonra da sessiz sokakta yavaş adımlarla yürümeye başladı. Etrafta dolaşan insanlara gözleri kaydığında somurtkan yüzünü görmelerini istemediği için yüzünü saklama ihtiyacı duydu. Buz mavisi gözlerini yere indirirken, insanların onun yüzünden mutsuz olmasını asla istemiyordu. Aksine, onun o üzgün suratını görüp de günlerini kötü geçirmesinler, neşelerini eksiltmesinler istiyordu. Bu da iyilik sayılır mıydı ki? Kimse üzülmesin diye üzgünlüğünü gizlemek ve insanlar mutlu olsun diye etrafa gülücük saçmak… Her şeyi en ince ayrıntısıyla düşünen biriydi ancak bu onun için bir sorun teşkil etmiyordu çünkü öyle kendini daha iyi hissediyordu. Belki kafasına takmış oluyordu ister istemez fakat birine küçük bile olsa yardım etmek onun için her şeyden daha önemliydi; kendi mutluluğundan bile. Zaten asıl gerçek mutluluğu da böyle tattığını düşünüyordu.

Nil bu tür düşüncelerle zihnini meşgul ederken, ileride yaya geçidinden ağır adımlarla ilerleyen ihtiyar bir kadını görmesiyle hiç düşünmeden yanına koştu ve ona yardım etmek için izin istedi. “Şey, isterseniz size yardım edeyim. Birazdan arabalar için yeşil ışık yanacak.” dedi biraz telaşlı bir sesle. Yaşlı teyze de “Olur yavrum. Çok teşekkür ederim. Allah razı olsun senden.” derken, Nil çoktan kadının koluna girmiş onunla birlikte karşıya doğru yürüyordu. Beraber kaldırıma ulaştıklarında kadın onlarca kez teşekkürlerini sundu Nil’e. Nil de mahcup bir tavırla “Estağfurullah, ne demek. İyi günler dilerim size.” dedi gamzelerini göstererek gülümserken. Teyze de Nil’in yanağını sıkıp dersleri için başarılar diledikten sonra yollarını ayırdılar. Nil, ani ruh değişimleriyle, bir mutlu bir mutsuz halleriyle kendini garip hissetse de sabah sabah bir teyzeye yardım ettiği için oldukça keyifliydi ve huzuru kaçmasın diye sınıfa geç girmeyi bile düşünmüştü. Nedense sonra bu düşünceden vazgeçerek okula girer girmez sınıfına geçti ve içeride olanlara “Günaydın.” dese de cevap alamayarak sırasına oturdu ve başını sıraya koyup gözlerini kapattı. Ne kadar duymak istemese de bazı arkadaşlarının fısır fısır onun hakkındaki acımasızca olan konuşmalarını duyuyordu.

“Şu yabancı kız neymiş öyle?”

“Dün nasıl da başkasının ayakkabısını almaya kalktı, gördün mü?”

“Ne kadar saf bu kız ya? Biz ona “Günaydın.” demesek bile hala utanmadan demeye devam ediyor.”

“Zengin ya burnu havada işte ne olacak? Ama biz yemeyiz bu numaraları, samimiyetine inanmıyorum ben.”

Kulaklarını tıkamaya çalışsa da hepsini duymuştu Nil. Tüm bu söylenenler tekrar tekrar yankılanıyordu ve kulaklarını eliyle sımsıkı kapatmaya çalışarak “Hayır. Hayır.” dedi işittiklerinin gerçek olmamalarını istercesine.  Onun bu halini gören sınıftaki arkadaşları “Deli mi ne?” dediler dalga geçerek. Birkaç dakika sonra hepsi önlerine dönüp söylenmeyi bıraktılar ve bunun üzerine Nil de derin bir nefes alarak ellerini kulaklarından çekti.

Öğlen paydosunda kantinden bir iki atıştırmalıkla karnını doyurmaya çalışan Nil’in yanına iki kız geldi ve tatlı bir dille “Nil, nasılsın?” dedi uzun saçlı, yeşil gözlü bir kız. Nil, “Nasılsın?” lafını duyar duymaz heyecanlandı ve “İ…iyiyim teşekkür ederim. S…sen nasılsın?” dedi kekeleyerek.

“Ben de iyiyim tatlım. Ha şey diyecektim sana. Benim param yok da o yüzden kantinden yemek alamıyorum. Aç olduğum için de bir şeyler atıştırmam gerekiyor. Bana para verebilir misin diyecektim?”

“T…tabi. Tabi ki veririm. Sormana bile gerek yok.” deyip çantasından cüzdanını çıkararak parayı kıza uzattı Nil. Ardından kız parayı aldı ve “Aa şey arkadaşımın da parası yok. Onun için de verebilir misin?” dediğinde diğer arkadaşı için de para verdi. Kızlar ona teşekkür edip parayı yüzlerine götürerek birbirlerine göz kırparlarken, Nil ise yine yardım ettiği için mutlu ve keyifli görünüyordu. Onu parmağında oynattıklarını düşünmek istemiyordu, sadece iki insana birden iyilik yaptığına seviniyordu. Belki gerçekten de paraları yoktu ve onun sayesinde karınları doyabilecekti ikisinin de. Bu onun için her şeyden daha önemliydi. Paranın bir kıymeti yoktu gözünde. Parası çok olsa da, her şeye harcamaz, aksine kumbarasında biriktirir veya kendisi dışında ihtiyacı olan insanlarla hayvanlar için harcardı. Cici elbiseler, şık ayakkabılar, hava atacağı çantalar değil de; onun ilgisini paylaşımlar yapmak, insanların ve hayvanların iyiliğini düşünmek çekiyordu. Zengin olsalar bile fakirliği tadabilmişti Nil çünkü azla yetinmenin kıymetini iyi biliyordu artık. Babası hep ona parasını iradeli kullanması ve boş şeylere harcamaması gerektiğini söylerdi. Annesi ile babası için de para denilen şey; şükretmek, yardım etmek, sadaka vermek, kimseye muhtaç olmamak ve açgözlü olmamayı öğrenmek için vardı. Para her şey demek değildi lakin şu zamanın şartlarında parasız hayat yaşamanın zor olacağının da farkındaydı Nil. Önemli olan paranın olup olmaması değildi ona göre; asıl mühim olan parayı neye harcadığın, nasıl kullandığın ve ne yapacağındı.

Son derste rehberlik yani sınıf öğretmenleri bir temsilci seçeceğini söyledi. Öğrenciler can kulağıyla onu dinler ve meraklı bakışlarla kimi diyeceğini beklerlerken, öğretmenin “Nil.” demesiyle herkes şaşkına döndü. Nil de şaşırmış, kendisinin seçileceğini hiç beklemiyordu. Hele onun gibi sessiz birinin temsilci olması olacak iş değildi ona göre. Kübra, hocanın Nil’i seçmesine katlanamayarak “Hocam ben çok iyi yaparım ama.” dedi sitemkar bir biçimde. Ardından yakın arkadaşları da ona destek oldu. Öğretmen ise “Nil’e soralım. Bakalım o ne diyor?” dediğinde Nil, okul üniformasını sıkarak kendinden hiç emin olmayan bir tavırla ayağa kalktı ve “B… Ben… Ben. Şey...” diye bir şeyleri gevelemeye başladı. Bu ana tanık olan arkadaşları “Hocam daha iki kelimeyi bir araya getiremiyor. Bizim temsilcimiz nasıl olacak bu kız?” dediler. Buna karşılık Nil başını öne eğdi ve mahcup olduğundan hocayla göz teması kurmamaya çalıştı. Öğretmeni ona güvenmek istiyordu: “Sen yapabileceğini düşünüyor musun canım?” dedi gözlerini çekingen duran Nil’den ayırmadan. Konuşmak için kendini zorladı ve  “Siz bilirsiniz hocam.” dedi Nil kendini sıkarak. Sonra da ona kötü bir bakış atan Kübra’nın göz hapsine maruz kaldı. Hoca kararını değiştirmediğini söylediğinde Kübra ve arkadaşları öfkelerinden küplere biniyorlardı adeta. Zil çalar çalmaz da soluğu Nil’in yanında aldılar. Nil yanlarından geçip gitmek için çabalıyordu fakat kızın üzerine doğru yürüyorlardı. Kübra, Nil’i omzundan ittirerek duvara çarpmasına sebep olduğunda acıdan inlemeye başladı Nil. Gözünü sıkarak ağrıyan omzunu tutarken bir an önce gitmeleri için dua ediyordu.

 “O kırk yılda bir açılan ağzın, ‘Kübra yapsın hocam.’ diyecekti alt tarafı. Ne sanıyorsun ki sen kendini? İyi bir temsilci olabileceğini mi? Hoca sana acıdı da seni söyledi. Bunu görmeyecek kadar mı safsın? Hemen atladın tabi, kaçırılır mı bu fırsat. Öğretmenlerin gözüne girmek senin işin nasıl olsa.” dedi Kübra öfkesinden gözü dönmüş bir şekilde. Nil ise kafasını sallıyor, öyle bir amacı olmadığını anlamalarını istiyordu ama hala tek kelime konuşamıyordu. Sınıftaki tüm kızlar üzerine gidip de ağızlarına geleni söylediklerinde “Yeter.” diye bağırarak istemese de kızları itip sınıftan koşarak ayrıldı gözyaşlarıyla. Arkasına bakmadan, gözyaşlarını bile silmeye uğraşmadan özgür bir kuş gibi rüzgara karşı koşuyordu okulun bahçesinde. Artık kuşlar kadar özgür olmak istiyordu ya da sorunlarından kurtularak kuş gibi hafiflemeyi diliyordu. Ama her gün daha da artıyordu sanki dertleri. Hem de bu sefer katlanarak geliyorlardı. Minicik vücudu bunları kaldırmaya yetecek kadar güçlü değildi. Ailesine karşı güçlü görünmek de onluk değildi. Her şeyi bir kenara bırakıp buralardan uzaklaşmak, onu anlayan, dinleyen, iyiliklerinde ve yardımlarında çıkar amacı güttüğünü düşünmeyen arkadaşlarla tanışmak istiyordu. Dayanamıyordu daha fazla, her şeyi içinde biriktirerek yükünün ağırlaşması onu zayıflatıyordu günden güne. Stresten, korkudan elleri egzama olmuş, sürekli kaşınıyordu. Dudaklarında uçuk çıkıyor, uzun bir süre de geçmiyordu. Aslında sadece içi değil, vücudu ve sağlığı da zarar görüyordu. Bu yalnızlık, çaresizlik, suskunluk onu mahvediyordu.

Okuldan çıkıp eve doğru tek başına hızlı adımlarla yürürken, 5 arkadaşın sokaktaki bir köpekle uğraştığını, hatta birinin köpeğe doğru tekme attığını görünce “Durun.” diye bağırarak var gücüyle yanlarına koşmaya başladı. Üçü onun sınıfından olan bu beş arkadaş, Nil’i görünce anlamsızca yüzlerine baktılar. “Ne var?” dedi içlerinden biri. Nil hemen köpeğin yanına koştu ve eğilip köpeği okşamaya başladı. Adını ‘Lucky’ koyduğu köpeğe “Lucky, iyi misin?” derken arkadaşları parmaklarını ona doğru göstererek adeta kızla alay ediyorlardı. “Yabancı ya adını yabancı isim koymuş köpeğin.” diye güldü içlerinden biri. Bir başka çocuk da Nil ile masum bakışlı köpeğin yanına doğru yaklaştığında, Nil birden ayaklanarak köpeğin önüne geçti ve “Sakın ona zarar vereyim deme.” dedi kızgın sesiyle. Belki de ilk defa sesi bu kadar sert, ciddi ve kendinden emin çıkıyordu. Bu haline şaşırıyor olsa da bozuntuya vermedi ve ona öfkeyle bakan karşısındaki arkadaşına o da öfkeyle bakmaya başladı.

“İyilik meleği tavırlarından bıktık artık. İyilik yaparak bizimle arkadaş olabileceğini mi sanıyorsun? Zengin çocuğusun ve yabancısın. Seninle kimse arkadaşlık yapmaz, yapmayacak. Okul bitene kadar yalnız başına, kimseyle konuşmadan çürüyüp gideceksin. O yüzden şimdi bu afra tafraların bize sökmez. Sokak köpeği kadar aklınla gelip bize burada artistlik taslama.”

O kadar canı yanmıştı ki bu sözleri dinlerken Nil’in; bir şeyler söylemek, bağırıp çağırmak ve haykırarak ağlamak istiyordu ama sadece susuyordu çünkü biliyordu gene iki kelimeyi bir araya getiremeyecek ve rezil olacaktı. Ne derse desin sözleri uçup gidecekti rüzgarlı havada. O yüzden köpeği peşine takarak ve onları geride bırakarak hızlı adımlarla evin yolunu tuttu. Eve gider gitmez de kendini tutamayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Odasındaki eşyaları kırıp dökmeye ve bağırarak kendini rahatlatmaya çalışsa da kalbindeki o kor ateşi söndüremiyordu. Eve yeni gelen annesi sesleri duyunca koşarak Nil’in odasına gitti ve kızının ağlayarak etrafı kırıp döktüğünü görünce engel olmaya, onu durdurmaya çalıştı ama Nil öylesine kötüydü ki kimseyi gözü görmüyordu. Bıraksalar saatlerce, günlerce ağlar gibi bir hali vardı. Annesi kızını bu kadar üzgün görünce o da onunla beraber ağlamaya başladı ve kızına arkasından sarılarak boynundan öptü. Anne kız bir süre karşılıklı ağladılar. Sonra Nil, ağlamaktan ve uykusuzluktan yorgun düşmüş gözlerle uykuya daldı olduğu yerde. Annesi, kızını kucağına alıp yatağa yerleştirdiğinde alnına küçük bir buse kondurarak iyi olması için dualar etti ve o uyanana kadar başında bekledi.

Aradan 5 gün geçti. Nil günlerdir yataktan çıkmamış, sürekli uyumuştu. Annesi ve babasına da hiçbir şey anlatmıyordu. Annesi babası kahrolsalar da ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Kızlarının onlara anlatmadığı büyük bir derdi vardı ve günlerdir okula gitmeyi bırak odadan dışarı çıkmamıştı. Çaresizce beklemekten başka şansları yoktu. İkisi beraber otoparktaki arabalarını tamir etmek için gittiklerinde Nil de peşlerinden geldi. Şok olmuş ve aynı zamanda sevinmiş bir şekilde Nil’e bakıp “Kızım.” diyerek sarıldılar ona. Kokusunu içene çektiler, doya doya öptüler biricik kızlarını. Nil, gülümsemeye çalışarak “Ben de size yardım edebilir miyim babacığım?” dedi ince sesiyle. “Tabii.” dedi babası sevinçle ve sonra kızını yanağından öptü. Nil, annesi ile babasına elinden geldiğince yardım etmeye çalışırken bir anda “İyilik nedir baba?” diye soru yöneltti meraklı gözlerle. Babası düşündü, düşündü ve sonra “İyilik; karşılık beklemeden, kar amacı gütmeden yapılan, içten bir şekilde bir insana, hayvana veya bitkiye, kısaca tüm canlılara yapılan yardımdır. Yani içten gelen güzel duygularla bir başkasını mutlu etmeye çalışmak diyebiliriz.” dedi göz kırparak.

“Peki birinin iyi olup olmadığını nasıl anlarız?”

“Davranışlarından, sözlerinden ve en önemlisi güzel, temiz, saf düşüncelerinden ve kalbindeki o iyiliği gözler önüne sermesinden anlayabiliriz canım.”

“Kimler iyidir?”

“Sen, ben, annen. Bizler iyi insanlarız çünkü kimseye zararımız yok ve insanlar üzülmesin, mutlu olsunlar diye çabalıyoruz. Kimsenin hakkını gözetmiyoruz. Böbürlenmiyoruz, kibirli değiliz. Kin beslemiyoruz hiçbir canlıya. Birisi bize bir hata yapsa, onu affetmek için bile sebep arıyoruz. Kalbimizde kötü düşünceler, nefret gibi duygular değil de; sevgi, hoşgörü, sabır, iyi niyet var. Bu yüzden de bizler ve bizim gibiler iyi insanlarız. Elbette hatalarımız da oluyor kimi zaman ama hiçbirimiz dört dörtlük değiliz ve bu hatalarımız bizim iyi biri olmamamıza engel değil.”

Bir anda hüngür hüngür ağlamaya başladı Nil. Annesiyle babası hemen yanına giderek onu sakinleştirmeye çalıştı. “Ben…” diye söze başladı Nil. “Ben size yalanlar söyledim. Her gün mutluymuşum gibi davrandım. Hiçbir şeyim yokmuş gibi, bir derdim yokmuş gibi gösterdim. Her gece ağladığımı görmeyin istedim. Ben bu kadar kahrolurken siz de benim için kendinizi üzmeyin diye düşündüm. Siz herkesle iyi anlaşıyorum, arkadaşlarımla oyun oynuyorum sanırken ben onca kötü muameleye, dışlanmaya maruz kaldım. Başlarda sesim çıkmadı çünkü anlayamadım beni kullandıklarını. Gerçekten beni seviyorlar, benimle arkadaş olmak istiyorlar sandım. Bana saf derlerdi, gerçekten de safmışım bunu anladım. Herkesi kendim gibi iyi yürekli sanmışım, kimse çıkarları için birini kullanmaz, dil, din, ırk ayrımı yapmaz, zengin fakir diye sınıf ayrımı yapmaz, bir kişi sevmiyor diye diğerleri de ona uyarak sevmemezlik yapmaz sanmıştım. Ben onlara iyilik yapmak için çırpınırken, sizlere ve kendime kötülük yapıyormuşum meğer. Söylesenize anne, baba; ben bunları hak edecek ne yaptım? Hangi çocuk bunu hak eder ki? Ben kötü biri miyim? Yoksa iyilik yaptığımı sanırken aslında iyilik yapmıyor muyum? Neden sevmiyorlar beni? Neden? Neden…”

Sesi git gide kısılmış, ağlaması da yavaş yavaş durmuştu. Mavi gözlerindeki yaşlar artık tükenmek üzereydi. Konuşmaya, ağlamaya bile mecali kalmamıştı. Annesi ve babası otoparkta, kızlarının yanında ağlarlarken, bir yandan da tüm bunları göremedikleri için kendilerine kızıyorlardı. “Olur mu öyle şey hiç kızım? Sen çok iyi birisin. Arkadaşların da zamanla anlayacaklar iyi biri olduğunu. Sen doğruluktan hiç vazgeçme güzel kızım. Kendini de üzme artık bu kadar. Biz senin her zaman destekçiniz.” dediler içten gelen düşünceleriyle. Babası kızını kucağına alıp eve götürdüğünde akşama kadar uyudu Nil. Gözlerini açtığında annesi ile babası yanı başında duruyorlardı. Onlara sıkıca sarıldıktan sonra “Ben öğretmenimin ödevini yapacağım. Yarın onun dersi var ve ben okula gideceğim.” dedi kararlı sesiyle. Annesi ve babası birbirlerine baktıktan sonra “Emin misin kızım?” dediler. “Hem de hiç olmadığım kadar.” dedi Nil gözleri bir yere dalmış, olacakları düşünürken.

Ailecek yemek yedikten sonra odasına geçip yazacağı A4 kağıdını hazırladı Nil ve başladı içinden geldiğince yazmaya. O satırları yazarken gözlerinden bir bir yaşlar dökülse de pes etmeyip yazmaya devam etti. Kafasına koymuştu bir kere ve bu fikrinden caymak istemiyordu. Yazarken içi de yansa, kalbi de sıkışsa, ağlamaktan gözleri helak da olsa bir şekilde bitirdi ve kağıdı katlayıp çantasına yerleştirdi. Sonra da yatağına geçip her şeyin daha güzel olması için en içten şekilde dua etti.

Sabah kalktığında heyecandan yerinde duramıyordu, bir an önce okula gitmek ve yapacağını yapmak istiyordu Nil. Bu sefer ailesiyle beraber kahvaltı yapmıştı ve bugün biraz daha iyiydi. En azından annesi ve babasına tebessüm edebiliyordu. Kahvaltısını bitirdikten sonra sokak hayvanlarına yemek verip okula doğru yürüdü. Her adımında kalbi hızla çarpıyordu. Olacaklardan korkuyordu ama ne olursa olsun yapacaktı. En sonunda okula geldi ve sınıfına girerek sırasına geçti. Herkes şaşkınca ona bakıyordu, günlerdir onu görmemişlerdi ve ne olduğunu merak ediyor olmalılardı. Yine de kimse bir şey demedi ama arkasından da konuşmadılar. Nil ise bacaklarını sallayıp ellerini nereye koyacağını bilemeyerek hocanın gelmesini bekledi. Birkaç dakika sonra zil çaldı ve Nil’in heyecanı kat be kat arttı. İki dakika sonra da Türkçe öğretmeni içeri girdiğinde ayağa kalktı ve selam verdi. Daha sonra hocanın ödevler hakkında konuşması üzerine neredeyse kalbi yerinden fırlayacaktı. Öğretmen; “Evet çocuklar. Geçen hafta sizlerden ‘iyilik’ ile ilgili bir yazı yazmanızı istedim. Yazanınız var mı?” dediğinde kimseden çıt çıkmadı. Nil içinden “Yapabilirsin. Yapacaksın.” diyerek kendine güven vermeye çalışırken, hoca “Yok galiba.” dedi hevesi kırılmışçasına, kısık bir sesle. Ardından derse başlamaya karar verip ayaklanıyordu ki “Ben varım hocam.” dedi Nil kalbi delicesine çarparken. Hoca ona gülümsedi ve “Buyur Nilciğim. Tahta senin.” diyerek ona tahtayı gösterdi. Nil çantasından yazdığı kağıdı çıkartıp tahtaya doğru ilerlerken sınıf sus pus olmuş bir şekilde şaşkınca Nil’e bakıyordu ve Nil tahtanın tam ortasına geçerek yüzünü sınıfa döndü. Sanki nefes alamıyordu, sanki kalbi şimdi, oracıkta duracaktı. Yanakları alev topu gibi yanarken ağlayası gelse de güçlü olmak zorundaydı. Hoca da dahil herkes onun ne diyeceğini, ne yazdığını merakla bekliyordu. Belki de bu yazıyı okumak hayatının dönüm noktası olacaktı ve bir daha bu kadar acı çekmeyecek, kendine güveni yerine gelecek ve kendini savunmasını bilecekti. Derince bir nefes aldı ve yazdıklarını yavaş, sakin bir dille okumaya başladı:

“’İyilik nedir?’ diye sordum babama bugün, bana iyiliğin karşılık beklemeden yapıldığını ve içten gelen bir davranış biçimi olduğundan söz etti. Bunca zaman, kendimi bildim bileli hep iyi biri olmaya çalıştım. Ailemin öğrettiği değer yargılarıyla olaylara yaklaşmaya, kimseyi kırmamaya, kimsenin hakkına girmemeye, dedikodusunu yapmamaya çabaladım.

 Hayvanları sevdim; onların da sevgiye ihtiyacı olduğunu biliyordum ve hem yemekle su hem de sevgi verdim elimden geldiğince. Susuyorlar diye, dilleri yok diye görmezden gelmedim, gelemezdim. Belki de onları en iyi anlayan da bendim kendi sessizliğimi ve çaresizliğimi bildiğimden. O yüzden onları korumak için her şeyi göze aldım ve hala daha alacağıma inanıyorum.

Bitkileri sevdim; canları yanmasın, köklerinden sırf güzeller veya çirkinler diye koparılmasın, yolunmasınlar istedim. Onların da dili yoktu, kendilerini savunamıyorlardı. Ortak noktalarımız vardı onlarla da ve tıpkı insanların kalbini kırmamak gerektiği gibi onların da dallarını, yapraklarını, köklerini koparmamaya ve kırmamaya özen gösterdim hep. Bize oksijen veren bu güzel ağaçlara nasıl kıyabilir ve kıyılmasına göz yumabilirdim ki?

 İnsanları sevdim; kimsenin eşit şartlarda yaşamıyor olduğunu bildiğimden gerek maddi gerekse manevi yönden insanlara yardım etmeyi amaç edindim. Herkes mutlu olsun, benim yüzümden de kimse mutsuz ya da üzgün olmasın diye sustum, her şeyi içime attım çünkü benim için kendimden daha önemli şeyler vardı; mesela yardımseverlik, iyilik yapmak, birini güldürebilmek. Kimseye dil, din, ırk farkı gözetmedim; yabancı ülkeden gelmiş olsam da sizlerden bir farkım yoktu oysa. Sizlerin de beni öyle görmesini, beni yanınıza almanızı istedim. Hiç yoksa bari kötü davranmayın, yaptığım iyilikleri samimiyetsizce yaptığımı veya çıkar amacı güttüğümü düşünmeyin istedim. Zengin fakir ayrımı yaparak insanları kimse sınıflara ayırmasın, bir zengin kibirli diye herkesi kibirli sanmasın ya da bir fakir dilenci diye herkesi dilenci sanmasınlar istedim. Çok mu şey istedim bilmiyorum. Aslında ben sadece sevgi ve saygı istedim sizlerden.

 İyilik ne miydi? İyilik; kimsenin kalbini kırmak istemezken kendin kırılmaktı. İyilik; canın yanarken kimse senin yüzünden üzülmesin diye düşünerek duygularını saklamaktı. İyilik; ne parayı ne kıyafeti, hiçbir maddi şeyi insandan üstün görmeyerek cömert davranmaktı. İyilik; kalbini açmaktı. İyilik; kavga büyümesin veya karşıdakini üzmemek için susmaktı. İyilik; içinden ne geldiyse öyle davranmaktı. Ve iyilik; herkesi ne yaparsa yapsın affetmek istemek ve kendinden çok başkalarını düşünmekti. Ben herkesi çok seviyorum, eğer sizleri istemeden kırdıysam, zenginim diye hava attığımı sandıysanız çok özür dilerim. Ama işte insanın içindeki iyiliği görmek gerekiyor. Belki beni tam anlamıyla tanıyamadınız, o yüzden de hepiniz birbirinizden gördükçe benden nefret etmeye başladınız, sorgulamadan ve araştırmadan. Aslında sizler iyi insanlarsınız, bunu biliyorum fakat belki de zamana ihtiyacımız vardır. Olsun, canınız sağ olsun. Ben yine de kendi davamdan vazgeçmeyeceğim. İyi olmaktan, iyiliği savunmaktan bir an olsun bile tereddüt etmeyeceğim. Kendi bildiğim ve ailemin gösterdiği doğru yol bu çünkü. Hepimizin bir kalbi var ve bu küçük yüreklerimizin paramparça olmaması adına şu üç günlük dünyada birbirimizi üzmeyelim, kırmayalım. Sevmesek bile saygı duyalım, gelecek nesillere de güzel söz ve davranışlarımızla örnek olalım.

Evet, cümlelerimi burada noktalandırmak istiyorum izninizle. Bana değerli vaktinizi ayırıp da beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Ben… Artık çok daha iyiyim.”

Hıçkıra hıçkıra ağlayarak okurken öğretmeninin ve bazı arkadaşlarının da gözlerinden yaşlar geldiğini ancak son cümlelerini okuduktan sonra fark etmişti Nil. Bu satırları okuyabilmek, kendini ve düşüncelerini cesurca ifade edebilmek; onun hayatı için gerçekten de dönüm noktasıydı ve belki de sınıfındaki birçok arkadaşı için de bu durum söz konusuydu.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol