Yağmakta yıllarca inat etmiş karın, yavaş yavaş erimeye başladığı ve kış güneşinin etrafı aydınlattığı o salı gününde; her zamanki gibi sırasında tek başına oturmuş, dersin başlamasını bekliyordu Nil. Cam kenarında oturduğundan dolayı pencereden dışarıyı seyrederek kendini oyalamaya ve can sıkıntısını gidermeye çalışıyordu bir umutla. Tam, daha önce mama verdiği sokak köpeğinin etrafta boş boş dolaştığını görüp de gözleri ışıl ışıl parlamış ve minicik dudaklarını genişleterek tebessüm etmişti ki ona alaycı bir tavırla seslenen sınıf arkadaşı Kübra’nın sesini duydu. Arkasını dönüp baktığında, Kübra’nın iki arkadaşıyla beraber oturduğu sıranın hemen yanında, kollarını birbirine dolamış bir şekilde beklediklerini gördü. Gülümsemesini bozmayarak onlara neşe saçmak isterken, onlarsa Nil’e kaşlarını çatmış, sert ve kibirli bakışlar atıyorlardı. İlk konuşmayı başlatan Kübra oldu ve “Umarım ödevimizi yapmışsındır.” dedi bir kaşını yukarı kaldırıp, imalı sesiyle aklınca Nil’i korkutmaya çalışarak. Nil, bu sözlere karşılık kızdığını belli etmemek istediği için başını olumlu anlamda sallayıp hemen arkasına döndü ve pembe çantasından yaptığı ödevleri çıkardı. Onlara doğru dönüp de elindeki kağıtları uzattığında ağlamamak için kendini zor tutuyor ve eli titriyordu. Kübra ve arkadaşları Nil’in terlemiş ve titreyen elindeki buram buram emek kokan kağıtları alırken “Umarım hepsi doğrudur.” dediler tehdit edercesine. Sonra da teşekkür bile etmeden diğer sınıf arkadaşlarının yanına gittiler güle oynaya. Arkalarından hüzünlü gözlerle onları seyreden Nil, kimse görmesin diye gözlerindeki o sululuğu elinin tersiyle silmeye çalışıyordu. Gerçi görseler de hiçbir şey olmayacaktı, sınıfta onu önemseyen yoktu ki. Oysa kızlar yanına geldiğinde ne kadar da mutluydu, halini hatırını soracaklar ve onunla konuşacaklar diye heves etmişti. Her seferinde kendini kandırıyor ve “Onlar sevdiklerinden, bana değer verdiklerinden benimle arkadaşlar.” diyordu hep içinden. Gerçekleri kabullenmek istemiyor, kendi hayal dünyasında yaşamayı diliyordu. Ailesine de bu meseleden hiç söz etmiyor, arkadaşlarıyla arasının nasıl olduğunu sorduklarında hemen “İyi.” diye geçiştirmeye çalışıyordu. Başta gerçekten o da iyi olduğunu sansa da zamanla her şeyin farkına varmıştı. “Keşke anlamasaydım.” diyordu bir yanı. Şimdi daha çok acıyordu canı. Kimse onu önemsemezken, o hala sınıftaki tüm arkadaşlarını seviyor ve sürekli yardımlarına koşuyordu. Zengin ve başka bir ülkeden geldiğinden ötürü dışlanmak onu çok üzse de sırf konuşmayı kesmesinler diye kimseye üzüntüsünden, darlığından ve rahatsız olduğu durumdan söz etmiyordu. Eğer sesini yükseltirse her şeyin daha kötüye gideceğini ve artık yardım istemek için bile yanına gelmeyeceklerini düşünüp hemen bu düşünceden vazgeçiyordu. “Ben üzüleyim ama onları üzmeyeyim.” diyordu yufka yürekli kalbi lakin sabrının son demlerine gelmiş ve ezilmekten, dışlanmaktan, hor görülmekten bıkmış haliyle nasıl 3 yıl daha sınıf arkadaşlarının ona karşı bu tavırlarına katlanacağını bilmiyordu. Düşüncelerini bir kenara bırakmak isteyip çaresizce kafasını sıraya gömerek tüm sıkıntılarını unutma isteğiyle uyumak için hazırlandığı sıra, Türkçe hocasının açık kapıdan sınıfa girişini görünce kendini toparlamaya çalışarak ayağa kalktı. Mavi, kareli bir gömleğiyle siyah pantolonunu kombine etmiş, kumral saçlarını da arkaya savurmuş, bu sene atanmış olan Türkçe hocasının “Günaydın çocuklar. Oturabilirsiniz.” demesiyle tek başına olduğu sırasında yerine oturdu Nil. Sınıfın en arkasında oturduğundan ve kısa boylu olduğundan dolayı masasına oturmuş öğretmeninin sadece havalanmış birkaç tutam saçını görebiliyordu. Artık eskisi gibi görmek için kırk takla atmayı bırakmıştı çoktan çünkü ne kadar çabalarsa çabalasın yine göremeyecekti ve sadece oturup kalkmaktan yorulmuş olacaktı. Aslında bu durumu, yani tahtayı ve masada oturan hocasını görememesini sınıf öğretmenine söylemeyi veya ailesinin toplantıda bu konuyu öğretmenine bildirmesini istemişti fakat bu mesele eğer sınıf arkadaşlarının kulağına gider ve onun yüzünden önde oturan arkadaşları sıralarından ayrılmak mecburiyetinde kalmış olursa kendini çok kötü hissederdi. O tahtayı göremese bile kimsenin onun yüzünden önde oturamıyor olmasını ve tartışma çıkmasını istemiyordu. Nil, gene düşüncelere dalmışken ödevlere bakmak için sırasına gelen hocasını ancak ismiyle seslendiğinde fark etmişti. Hocasıyla göz göze gelir gelmez de arkasını döndü ve aceleyle hazırladığı ve uzun uğraşlar sonucu yazdığı ödevini çantasından çıkarırken, yanlışlıkla kağıdın kenarının yırtılmasına sebep oldu. Onu izleyen arkadaşları kıkır kıkır gülerken, o ise utancından yerin dibine girmek istiyordu. Alev topu gibi yanan yanaklarını tutup çok kısık bir sesle “Özür dilerim.” dedi öğretmeni ile arkadaşlarının yüzüne bakamayarak. Söylerken sesi öylesine titremiş ve kekeleyerek konuşmuştu ki gözlerini sıkıca yumup bu anın çabucak bitmesini diledi küçük Nil. Öğretmeni, gülüşen ve fısır fısır konuşan sınıfa doğru dönerek “Çocuklar ayıp oluyor ama. Bu hepimizin başına gelebilir. Lütfen arkadaşınıza empati kurar mısınız? Size gülselerdi hoşunuza gider miydi? Gitmezdi, değil mi? Demek ki neymiş, kendimize yapılmasını istemediğimiz bir tepkiyi başkalarına yapmamalıyız. O yüzden lütfen sessiz olun ve bu yaptığınız yanlış hareketleri kendi içinizde ölçüp tartın, olur mu? Sonra da hep beraber arkadaşınızdan özür dileyin.” dedi sakin ve samimi sesiyle. Öğretmenin bu konuşmasından sonra kendini daha da kötü hissetmişti Nil, ya şimdi arkadaşları ondan özür diler ve bu sebeple teneffüste ona kızarlarsa diye düşünmeden edemiyordu bir türlü. Yine de hocasının bu güzel ve anlamlı konuşması bir bakıma onu özel hissettirmişti ve öğretmenine olan sevgisi daha da artmıştı. Ela gözleriyle utangaç Nil’e gülümseyen Türkçe öğretmeni, “Sorun değil. Yapmışsın ya o yeter. Sıkma canını.” diyerek omzuna hafifçe dokundu kızın. Sonra da ödevine bakıp kocaman bir “Aferin.” dedi. “Çok güzel olmuş. İyi bir araştırmacı ve harika bir kalemin var. Tebrik ederim seni. Umarım yazı yazma konusunda kendini geliştirirsin. Yazılarını okumak isterim.” Bu sözler karşısında hem şaşkına dönmüş hem de içten içe sevinmiş olan Nil, demin üzgün, çökmüş olan suratını gül bahçesine çevirerek, boncuk gözleriyle etrafına bakmaya başladı. O kadar mutlu etmişti ki öğretmenin o sözleri, kendine güveni biraz olsun artmış hissediyordu. Onu öven biri olmuştu; yazdıklarının beğenen ve herkesin içinde güzel sözlerle onu onurlandıran. Az önce korkudan ve stresten sıkışan kalbi, heyecandan ve keyiften pır pır atıyordu. Şimdi daha bir hevesle yazacaktı yazılarını, öykülerini. Bu sözler onun mutluluğuna bir ömür yeterdi.

Dersin bitmesine 5 dakika kala, ders anlatmayı bitirdi hocası ve sonra sınıfa dönüp ellerini birleştirerek “Evet çocuklar, dersi bitirdim ama bir ödev vereceğim size. Bunu ödev gibi düşünmenizi istemiyorum aslında, hepimizin yazması ve uygulaması gereken bir mesele hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum. Haftaya salı günü ‘iyilik’ ile ilgili ne biliyorsanız ya da içinizden ne geliyorsa onu yazmanız, benim size bugünkü görevim olsun. Biliyorsunuz, biz öğretmenler sadece ders anlatmayız; aynı zamanda hayatı da sizlere öğretmeliyiz. Sizler geleceğin ışıklarısınız ve güzel yetiştirilmeniz, kültürlenmeniz, düşüncelerinizi ve fikirlerinizi geliştirmek adına araştırmalar yapmanız, bilgilenmeniz ve asıl hayatta amacımız olan iyiliklerin, sevginin, güzelliğin, adaletin, hoşgörünün ve daha da sayabileceğim tüm iyiliklerin önemini size aşılamak için buradayız. Sadece bildiğimizi, derslerin konularını sizlere aktarmak bizleri öğretmen yapmaz çocuklar. Bunu sakın unutmayın. O yüzden fark etmişsinizdir ki sizlere hep sevgiyle, iyilikle yaklaşıyorum. Çünkü iyilik bizleri güzel yerlere getirecek. Siz de hem kendinize hem de çevrenize, sevdiklerinize, arkadaşlarınıza iyiliği öğretin, anlatın, gösterin. Unutmayın; sevgi ve iyilik paylaştıkça çoğalır.” dedi yüzündeki tebessümü eksiltmeyerek. Cümlesini bitirdiği an zil çaldı ve zaten hocayı dinlemeyen, umursamazca kendi aralarında konuşmaya devam eden öğrenciler hocanın sınıftan çıkmasını beklemeden kapıya doğru koşarak oradan ayrıldılar. En arkada otursa bile hocasındaki o hüznü gözlerinden okuyabilmişti Nil. Son kez bir umutla “İyilik yazısını unutmayın çocuklar.” diyerek sınıftan ayrıldı öğretmen fakat yazacaklarına dair inancı pek yoktu. Nil de konuyu unutmamak için defterine not aldı ve şimdiden ne yazsam diye hayalini kurmaya başladı. Bir an önce eve gidip yazma hevesiyle yanıp tutuşuyordu adeta. Önce annesi ve babasına öğretmeninin ona dediği o övgü dolu sözleri söyleyecekti, sonra da verdiği ödevi onlara anlatacaktı. Belki de ailesi onunla gurur duyacak, tebrik edecek ve yazı yazmadaki yeteneğini geliştirmesi için destek vereceklerdi. Düşüncesi bile güzelken, yaşanma ihtimalinin olabilirliği heyecandan yerinde duramamasına sebep oluyordu Nil’in. Sırasında bacaklarını sallayarak ve elini çenesine götürüp gözünü tavana dikerek dururken, “Ne o, çok sevindin bakıyorum da. Bir havalara girdin sen.” diyen Kübra’nın sesini duydu. Elini çenesinden çekip bacağının altına sıkıştırdığında deminki gülümsemesinden eser yoktu. “Hoca bizim yazdığımızı da beğendi ama biz senin kadar sevinmedik.” diyerek sözlerine devam eden Kübra’ya, “Zaten sizin ödevlerinizi de ben yazdım.” diyebilecek cesareti kendinde bulamıyordu çünkü onu incitmekten korkuyordu. Sessizce yanından ayrılmasını ve onunla uğraşmamasını bekledi. Az sonra Kübra, Nil’in suskunluğundan ve tepkisiz duruşundan sıkılıp oflayarak arkadaşlarının yanına döndü. Nil de bir sonraki ders olan beden dersi için soyunma odasına, eşofman takımını giymeye gitti. Leylak rengi, beyaz çizgili eşofmanını ve üstüne hırkasını giyindikten sonra okulun zemin katındaki spor salonuna doğru yol almaya başladığında, arkasından “Nil?” diye seslenen sınıf arkadaşının sesini duydu. Nil arkasını dönüp baktı ve “Efendim Ayşe?” dedi sevecenlikle. Sınıfta en önlerde oturan arkadaşı Ayşe, kısa saçını iki yana bağlamış bir halde ayakkabılarına baktı Nil’in. “Bana verir misin spor ayakkabılarını? Ben bot giymişim.” dediğinde Nil ne diyeceğini bilememiş bir şekilde bakındı. Tabi ki de ona vermek isterdi fakat o ne giyecekti? Eğer o giymez ve arkadaşına verirse, kendisi öğretmeninden eksi not alırdı. Narin ve ince sedasıyla “Ben… Ben bile…” derken susturdu onu Ayşe ve baskın çıkan sesiyle “Bak, önce ben giyineyim. Hoca artı koysun. Sonra sıra sana gelince sen giyinir, artı alırsın. Olur mu? Böylelikle de ikimiz de artı almış oluruz ve sen bana bir iyilik yapmış olursun.” dedi. Bu sözüne karşılık hiç düşünmeden “Tamam.” dedi Nil, zira ikisinin de eksi alması gibi bir durum söz konusu değildi ve Nil’in de istediği buydu. O yüzden de pahalı ayakkabısını oracıkta çıkartıp Ayşe’nin botlarını ayaklarından yere indirmesini bekledi. O da botlarını çıkarınca, giyinmek için yere eğildi usulca ve bağcıklı botları sırayla ayağına geçirdi. Ayşe önden giderek arkadaşlarının yanına doğru ilerlerken, Nil de tek başına başı önde ve kendinden emin olmayan ürkek tavrıyla salona geçti. Zil çaldığında hoca içeri girdi ve içerideki öğrencileri belli bir hizaya soktu. Onlara ‘rahat’ , ‘hazır ol’ hareketlerini yaptırdıktan sonra eşofman ve ayakkabı kontrolü için sınıf listesine göre teker teker öğrencileri yanına çağırdı. Ayşe’den birkaç kişi sonra sıranın ona geleceğini bilen Nil, ayakkabıları değiştirmek için Ayşe’nin yanına yaklaştı ve “Şey… Hadi değiştirelim. Birazdan sıra bana gelecek de.” dedi çekingen bir tavırla. Ayşe onu duymuyormuş gibi yaparak arkadaşlarıyla konuşmaya devam ediyordu. Nil iyice stres olmaya başladı, birazdan hoca onu çağıracaktı fakat hala Ayşe’den bir hareketlenme göremiyordu. Arkadaşının omzuna dokunarak “Ayşe.” diye seslendi yalvaran gözleriyle ona bakarak. Ayşe’nin arkadaşları Nil’e acımış gözlerle bakarken, Ayşe hala oralı değildi. Nil ise daha fazla dayanamayıp biraz sesini yükselterek “Artı almam lazım Ayşe. Ayakkabıyı ver.” dediği an salonda bir sessizlik oldu ve hoca da dahil içerideki insanlar Nil’e bakmaya başladı. Beden eğitimi hocası çatık kaşlarıyla Nil’e gözlerini dikti ve “Madem eşofmanının altına bot giydin, ne diye başkasından spor ayakkabısı dileniyorsun? Bir de bunu benim gözümün önünde yapıyorsun Nil. Sınıfa yeni geldin, yabancı ülkeden geldin diye kendini ayrıcalıklı mı sandın sen? Çabuk dersten çık, eksi koyuyorum sana.” diye bağırdı kadın. Ayşe, Nil’in her şeyi anlatacağı ve onu ispiyonlayacağı korkusuyla etrafına tedirginlikle bakarken, Nil’inse aklından gerçekleri dile getirmek hiç geçmemişti. Sadece kendini suçluyor ve ağlamamak için direniyordu. Hocanın tekrardan “Çabuk dışarı.” diye kapıyı göstererek haykırmasıyla olduğu yerde hopladı ve sıkışan kalbini tutarak hızlı, hatta koşar adımlarla kapıya yöneldi. Kapıyı açıp dışarı çıktığında gözyaşları bir bir akıyordu gözlerinden. Yüzünden süzülen sıcak yaşların dudaklarına değmesiyle dilini çıkararak yaladı kuruyan dudaklarını. Gözyaşlarını da eşofmanının üstüyle silmeye çalışıyordu ama her silmeye çalıştığında daha da artıyordu sanki. Lavaboya gidip elini yüzünü yıkamak için musluğu açtı. Aynada bakamadığı kızarmış gözlerine su serperken, içini de ferahlatmak istedi ama nafile. İçi cayır cayır yanarken bir kova su bile söndürmeye yetmezdi onu. Babasını aramak istiyordu küçük Nil. Onu arayıp, ne halde olduğunu anlatmak ve derdine derman bulmasını sağlamak istiyordu lakin yapamayacağını biliyordu. Kimseyi üzmeye hakkı olmadığını kafasında kabul ettiğinden, kendi sorunlarını hep içine atıyordu. “Yeter ki başkalarını kötülük yapmayayım, onları üzmeyeyim.” cümlesini zihninde sürekli tekrarlıyordu. Artık onun için kalıplaşmış bir söz haline gelmişti bu ve kural ihlali yapmaktan ölesiye korkuyordu. O yüzden de kendini acılarına teslim ediyordu çaresizce. Farkında değildi, aslında en büyük kötülüğü kendine yapmaktaydı. Susup anlatmayarak, kendine güvenmeyerek, hoşlanmadığı şeyleri dile getirmeyerek, üzüldüğünü belli etmemek için var gücüyle çabalayarak, gittikçe yok olduğunu ve kahrolduğunu henüz sezememişti o. Bir şekilde geçecek sanıyordu; bir anda sihirli değnekle her şey istediği gibi olacak, herkes onunla arkadaşlık yapacak, dünya iyiliklerle dolu olacak ve yaptığı iyilikler başına kakılmayacak…

Okul çıkışı bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru görünce şemsiyesini açarak dışarı çıktı Nil. Kalabalıklar içinde tek başına yürürken, kafaları ıslanmasın diye çantalarıyla başlarını kapatan arkadaşlarını gördü. “Keşke herkesi şemsiyeme sığdırabilsem.” diye düşündü kendi gibi küçük, rengarenk olan şemsiyesine bakarken. Okulun dış kapısından geçip de evinin yolunu tuttuğu zaman önünde ıslanarak, tek başına yürüyen sınıftaki bir arkadaşını gördü. Hemen yanına koşarak şemsiyeyi ona doğru tuttu ve ona ufak bir tebessümle bakan arkadaşına içtenlikle gülümsedi. O da Nil gibi sınıfa yeni gelmişti ve Nil’le uğraşmıyor, onunla dalga geçmiyordu. Nil’in elinden şemsiyeyi alıp teşekkür ettiğinde Nil çok mutlu oldu. Çocukla aralarında mesafe olsa da eve doğru beraber yürüdüklerini düşünerek karnında kelebekler uçmasını sağladı. Ta ki çocuğun “Uzak dur benden. Bizi beraber görürlerse benimle de dalga geçerler. Ben de senin gibi yeni geldim ve bu yüzden arkadaşlarımı kaybetmek istemiyorum. O yüzden lütfen git.” demesine kadar. Sustu Nil. Konuşmak istese de kelimeleri toparlamakta zorlanacağını bildiğinden susmayı en iyi cevap olarak görüyordu. Hüznün, hayal kırıklığının ve acının bir arada olduğu anlam yüklü sesiyle “Peki.” deyip zorla yutkunduğunda, kalbinin sıkıştığını belli etmemek adına adımlarını hızlandırdı ve yağan yağmura karışan gözyaşlarıyla yolculuğuna tek başına devam etti. Eve geldiğinde annesi, ağlamaktan harap ve bitap düşmüş halini görmesin diye hemen odasına çekildi ve üstünü değiştirdi. Annesi odasının kapısını açtığında masanın başında ders çalışıyormuş gibi yapmaya başladı Nil. Kadın, neşe dolu sesiyle “Hoş geldin kuzum. Anneye selam vermek yok mu?” dedi kızının halini görmeden.

 “Hoş bulduk.” diye mırıldandı Nil, ödev yapıyormuş gibi defterinde bir şeyler karalarken. Annesi, Nil’in bu numarasına aldandı ve “Maşallah, pek de çalışkan bir kızım var. Hemen ödevini yapmaya başlamış bile.” dedi onunla gurur duyduğunu belli ederek. “Ee ne yaptın bugün? Anlat bakalım.”

“Hiç.” dedi sadece Nil. Boş gözlerle duvara bakmaya başladığında annesinin bir an önce odadan gitmesi ve ısrar etmemesi için dualar etti. Neyse ki annesi “Pekala.” deyip odadan çıktı ve kızını hüzünleriyle baş başa bıraktı. Masa başından kalkıp yerde bağdaş kurarak saatlerce tavana bakan Nil, babasının eve geldiğini duyunca aniden oturduğu yerden kalktı ve toparlanmaya çalıştı. Babasının onu bu halde görmemesi gerekiyordu, bu yüzden de yüzüne sahte bir tebessüm yerleştirerek odadan çıktı. Karşısında kendisinden birkaç yaş küçük, bir grup çocuğu görünce bu sefer yüzündeki o yalancı tebessüm gerçeğe dönüştü. İyi kalpli babası yine birkaç yetimi eve getirip karınlarını doyurmayı amaçlamıştı. Her hafta bunu yapardı ve her seferinde başka çocukları getirirdi ki kimseye haksızlık olmasın. Nil de bu duruma çok sevinirdi çünkü hem yeni insanlar tanımış oluyor hem de ailecek bir iyilik yapmış oluyorlardı. Tüm sevecenliğiyle babasının ve çocukların yanına gittiğinde babası onu yanağından öptü ve sırayla tüm çocuklarla tanıştırdı. Hepsiyle selamlaşan ve cana yakınlığıyla onları büyüleyen Nil, çocukları odasına götürdü. Her ne kadar utangaç birisi olsa da karşısındaki kişi daha çekingen olunca konuşan o oluyordu. Nasıl oldukları, kaç yaşında ve kaçıncı sınıfta oldukları gibi genel konuları sorarak onları daha yakından tanımaya çalıştı ve sonra annesinin onları çağırmasıyla birlikte mutfağa gittiler. Annesi harika bir sofra kurmuştu onlar için; mantı, içli köfte, salata, kuru fasulyeli pilav, peynirli börek, kurabiye ve sütlaç vardı sofrada. Çocuklar ağzı açık bir şekilde sofraya bakarken Nil’in annesi “Hadi oturun sofraya çocuklar.” dedi samimi dille. Herkes ellerini yıkayıp sofraya oturdu ve binbir çeşit yemekle donatılmış masadan rastgele bir yemeği yemeye başladılar. O sırada Nil’in babası çocukları güldürecek esprilerle masayı kahkaha tufanına çevirmişti. Hatta günü kötü geçen biricik kızını bile güldürmeyi başarmıştı. Nil de o esnada, yaşadığı mutluluğu dile getirmek adına bugünkü Türkçe hocasının ona dediklerini söyleyiverdi ailesine. Bu duruma çok sevinen annesi ve babası kızlarını tebrik ettiler, onunla gurur duyduklarını dile getirdiler. Nil öyle bir mutlu olmuştu ki içi içine sığmıyordu. Yanakları bu övgülere dayanamayıp kızarırken, ödevinden de bahsetti laf arasında. “Aa çok güzel.” dedi çocuklardan biri. “Keşke bize de böyle ödev verseler.” Gülümsedi ona Nil ve sonra konuşmak için ağzını açan babasına döndü ve babasının “Öğretmeninizi takdir ettim. Çok güzel bir noktaya parmak basmış. Ee yazar hanım, yazarsınız artık siz. Biz size karışmayalım.” demesine karşılık herkes gülüşmeye başladı. Nil, hissettiği duygulara karşılık mutluluktan ağlayacaktı neredeyse. Daha bir iki saat önce ağlayan, üzülen Nil gitmiş; yerine neşeli, şen şakrak bir Nil gelmişti. Ailesinin yanında mutsuz olamıyordu o, zaten mutsuz olmak için de bir çabası yoktu. Halinden memnundu ve onlara bir açıklama yapma gereği duymuyor olması da içini rahatlatıyordu.

.......devam edecek.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.