..........Bebekle masraflar daha da artmış, karısı iyice halden düşmüş, iş yapamaz olmuş. Bu da yetmezmiş gibi ev sahibi kirayı arttırdıkça arttırmış. Adam, hem karısına hem çocuğuna yetemediği için çok üzülmüş. Daha çok çalışmak istemiş. Kimse ona iş vermemiş, madende çalışmaktan yüzü gözü kararmış, barbar kılıklı bu herife kim iş verir deyip kapılar tek tek kapanmış. Hoş, sefalet tek madendeki işçilerde değil, tüm Fransa’da…Kolay mı iş bulmak pat diye, şimdi bile kolay değil mösyö. Neyse hikayeye dönersek, adamcağız sokaklarda eline ne geçerse satmış. Geceleri maden vardiyasında, gündüzleri sokaklarda… Ama yetmemiş! Karısının gençliği ve güzelliği gözlerinin önünde solup gitmiş. Kısa bir süre sonra da ölümcül bir hastalığa yakalanmış kadıncağız. Bir hafta yatakta can çekiştikten sonra da yavrusundan anne sözcüğünü dahi duyamadan göçüp gitmiş. Bebek günlerce aç kalmış. Ağzına alabildiği tek şey birkaç yudum suymuş. O fakirliğin içinde hem karısını kaybetmeye hem de beşikteki yavrusunun o haline dayanamamış adam. Öyle ya, ya gökten para yağacak, ya da borçlanacaktı. Hırsızlık neden yapmamış bilmem, sanırım tefeciye borçlanmak, çalmaya kıyasla; ancak gururuyla yaşayan biri için son çare olabilir. Her neyse, aldığı o parayla biriken kirasını ödeyip, biraz ekmek ve süt almış. Sonra dosdoğru doktora gitmiş. Tedavi ettirdikten sonra, tefeciler eve gelip parayı istemişler. Adam elinde ne var ne yoksa vermiş, ama iki katı kadarını ödemesi gerekiyormuş. Tefeciler, o gece canını bağışlayıp iki gün daha süre vermişler adama. İki günde o parayı bulabilmek için deli gibi dolanmış durmuş. Hırsızlık yapabilseydi, bu pisliğe bulaşmadan önce zaten yapardı. Oğlunun hayatı için hırsızlık yapmayan adam, tefeciye olan borcu için hırsızlık yapar mı? Yapamamış. O parayı bulamayacağını anlayınca da tası tarağı toplayıp bebekle kaçmış. Eski bir hanın dibindeki ahırda kimselere gözükmeden saklanmak istemiş. Orada çalışan başka biri, adamın durumunu öğrenince han sahibine hiçbir şey demeden ahırda onlara samandan ve ince bir battaniyeden yapılama yatağını vererek yardım etmiş. Ama tefecilerin izini bulması uzun sürmemiş. O gece, ahırdaki bebeğiyle uyuyan adamı ateşlere terk etmişler. Han sahibi ne oluyor demeye kalmadan, kafasına yediği kurşunla kalmış. Onlara yardım eden çalışan ise, canı pahasına ateşlerin içine girip ahırdan bir tek bebeği kurtarabilmiş. İnsan düşünmeden edemiyor, kim böyle bir bela alır ki başına? Hem ahırdaki yatağını vereceksin kimseye bir şey anlatmadan, hem de tüm bunları bir eşkıyadan kaçan beş kuruşsuz bebekli adama yapacaksın! Genç yaşıma rağmen o kadar kötülük gördüm ki mösyö, bunun gerçek olabileceği bile…” ikisinin de söyleyecekleri sözler boğazlarına düğüm olmuş, oracıkta kalmıştı. Buna rağmen, zayıf mum ışığında dahi, ikisinin de gözlerinin içindeki yangını görmemek mümkün değildi.  Genç kısa bir duraksamanın ardından devam etti. “Ancak bebeğin yüzünün bir kısmı yanmış, buna rağmen ölmemiş. O gece, o adam bir hayat kurtarmış.” Sessizliğin içinde mahkumun yaşlı gözleri ve karşısındaki gencin anlattığı her bir kelime iliklerini titretircesine sarsmıştı onu. Boğazında koca bir düğüm, göğsünde bir kaya kadar ağır bir yük… kendini toplayıp, kaşlarını hafifçe çatarak “Eee, hani hikayenin sonunu kimse bilmiyordu?” “Hikayenin sonunun bu olduğunu nereden çıkardın?” yüzündeki pelerini kaldırıp muma yaklaşan genç, gözlerini mahkuma dikmiş bakıyordu. Bu görüntüyle daha da sarsılan mahkum, “Aman Allah’ım o! Evet, gerçekten bu o çocuk! Yüzündeki yanık…Evet, göz kapaklarına kadar yanmıştı!” diye düşünüyor, tir tir titriyordu. İçine düşen ateş yüzünün her bir hücresine dağılmıştı mahkumun. Ne dese bilemiyordu, ne diyebilirdi ki? Ah! Nasıl da öğrenmişti gerçekleri, ona minnet duyduğu için mi buradaydı? Bebekken bakımı için Lara Anne’ye verilen bu çocuk, gerçekleri sadece ondan öğrenebilirdi! Kalbi daha hızlı atıyor, solukları hızlanıyordu. İlk defa bu kadar yorgun olduğunu hissetti. Onu bu yorgunluktan uyandıran gene gencin kendisiydi. “Söyleyin bana, her yapılan iyilik bir gün sahibi bulmaz mı? Belki geç kaldığımı düşünebilirsiniz ancak inanın bana geç değil! Her şeyin planını yaptım. Yarın mahkemeye kadar sabredin, sabah dörtte gelip sizi buradan çıkaracağım, nasılını sormayın. Pek de güzel bir kaçış yolumuz yok ancak özgürlüğünüze değecek. Yapamayacağımız bir şey değil.” Gencin hararetli anlattıkları karşısında mahkumun sakin tavrı ve hafif tebessümü bu hissi aniden kesti. Mahkum uzunca gence baktı ve ekledi. “Kendini yaptığın planı anlatmak için yorma çocuk, buradan kaçmayacağım.” “Ne! Siz çıldırdınız mı mösyö, nasıl bunu söylersiniz?” “Şu ana kadar bir suç işlemedim, yine de nasıl oluyorsa piskopos bana şeytan diyebiliyor, muhtemelen afaroz edilerek idamıma karar verecekler. Ancak mahkeme günü her şeye rağmen savunmamı yapacağım. Kaçmam için bir sebep yok, aksine kendimi savunmam için çok neden var!” “İyi ama, sizi dinlemeyecekler bile! Darağacını yapıyorlar, kilise size acımayacak!” “O kadar zavallı olmadığım için sevinmen gerekir!” “Efendim…Ben sizi gerçekten anlamıyorum! Neden, kendinize bunu…” “Az önce kendini yormaman gerektiğini söylememiş miydim?” “Buna izin veremem! Beni kurtaran size bu nankörlüğü yapacağıma inanmıyorsunuz değil mi?” “Çocuk, bu katiyen bir nankörlük değil; aksine fedakarlıktır. Kendi vicdanından fedakarlıktır. Ve fedakarlık, insanın en güç yapabildiği şeydir; anlayıştır. Sakın kendine böyle bir sıfatı yakıştırma. Eğer kalbinde biraz olsun nankörlük olsaydı ne benim için buraya kadar gelirdin, ne de beni kurtarmak istediğini söylerdin.” “Ya Lara Anne, ona kim bakacak?” “Sen!” “Ancak, sözler her zaman eylemler kadar güçlü olmazlar, neden bizi yalnız bırakıyorsunuz, neden yardımımı geri çeviriyorsunuz? Size, babama zor anında yardım ettiğiniz ve hatta hayatımı kurtardığınız için teşekkürden ötesi; bir can borcum var benim! Siz de aynı şeyi yapmaz mıydınız mösyö?” “Her şeyden önce, şunu kafana sok: İnsan iyilikle yaşamalı ancak daha önemlisi yerini bilmeli! Ben hiçbir zaman bir şeyin sahibi olmadım, ne o ahır benimdi, ne de yatak... O gece o ahırda kalmaya ihtiyacınız vardı, nasıl bu ihtiyacınıza göz yumup sırf uyumak için sizin yerinizi işgal ederdim? Zaten şarap fıçılarının üzerinde çakır keyif uyumayalı baya olmuştu... Ben o gece sadece yerimi bildim çocuk. İyilik etmek için fazla sizdendim çünkü.” “Hayır, iyilik etmemek için fazla vicdanlısınız!” Mahkum bulunabileceği en berbat halin içinde olsa da tebessümünde hala huzur vardı. “Artık gitmelisin, eğer gardiyanlar gelirse, burayı sevmek zorunda kalabilirsin. Eğer piskopos gelirse, bir şeytanla nasıl konuşursun deyip aforoz edebilir. Kısacası her türlü başın belaya girecek gitmezsen. Hadi git... Git hadi!” “Yarın dörtte geleceğim!” “Mahkeme saat onda olacak.” “Seni onu bir geçe asmalarını mı istiyorsun?” “Neden suçlu gibi kaçayım ki, haklılığımdan yana olmak varken? Bunun için öleceksem, ölürüm. Ama asla suçlu etiketiyle haksız yere sürünmem!” Genç mumu üfleyip ayağa kalkarken  “Yaşlı keçi!” dedi. Arkasını dönüp kanalizasyon kapağına doğru ilerlerken mahkum cevapladı “Mösyöyü tercih ederim çocuk!”

***

Zaman, hücrenin duvarlarına çarpan derin düşüncelerin  arasında kaybolurken kuralsızca duruyor, tekrardan gerçeğe dönünce daha da hızlı akıyordu. Zamanın derdi, bir yere yetişmekti. Zaman, darağacının kurulurken çıkan gümbürtülerini arttırıyordu. Zamanın derdi, mahkeme gününü şimdiye getirebilmekti. Zamanın derdi, mahkumun ve gencin yüreğini burkan bu hikayenin sonunu tamamlayabilmekti. Bir an önce…

Mahkeme Sabahı, 04.00

B...de sabah soğuğuyla gelen yağmur her yeri yıkıyordu. Pelerinli genç hızlı adımlarla dikkatlice yürüyordu. Kurulan darağacına bir süreliğine tiksintiyle baktı, ardından hızlı ve geniş adımlarla tam karşıdaki katedrale yöneldi. Nefesi kesik kesik binayı baştan aşağı süzdü. Aklından “Eh, buradaki kabartma heykellerden çıkarım. Daha önce kaç düz duvar tırmandım, bu çocuk oyuncağı olacak!” diye geçirdi.

Mahkeme, 10.00

Kulakların ile gözlerin ne işe yarar,

Dedikodular gerçek ise nazarında?

Şu akıl ne içindir,

Düşünmeyi unuttuktan sonra?

Başpiskopos Dieu Donné, omuzlarının içinde kaybolan boynu ve koca kafasıyla oturduğu yerden kelin ifadelerini dinleyip, belgelere göz attıktan sonra boğuk ve sert bir sesle söze başladı. “Mahkum 4243! Mahkemede yargılanma sebebiniz büyücülük suçu ile belirtilmekte olup, kutsal dinimize ve onun değerlerine yapılan büyük bir saygısızlık ve sadakatsizlik olarak değerlendirilmekle beraber kilisenin dini inançları ve toplum düzenini yönetmeye dair düzenlediği maddeye karşı gelme gerekçesiyle afaroz edilmesine; Mahkemeye çıkarılmadan iki gün önce Piskopos Andray ile mahkum 4243 arasında geçen kabul edilemez ifadelerin kilisemize ve dine yapılan hakaret suçuna teşkil etmiş olup af dileme karşılığında ceza indiriminden faydalanılmamasına ve öz savunma hakkını kaybetmekle beraber en ağır cezaya çarptırılmasına karar verilmiştir. Bu karara dair söylemek istediğiniz bir sözünüz varsa bir adım öne çıkın mahkum 4243!” Mahkemede yargıç olarak söylediği her sözde büyük kibir taşıyan bu adam oldukça katı kalpliydi. Öte yandan, mahkum için, ‘mahkum 4243’ olarak seslenilmesi oldukça sinir bozucuydu.

Bir adım öne çıktı ve yüksek sesle şunları söyledi. “Birincisi, adım mahkum 4243 değildir, adım Aristide Frollo’dur! İkincisi, Tanrı’nın adaletini savunan siz namus bekçileri ne yazık ki bu işi beceremiyorsunuz. İkilemde bırakılmaktan bahsediyorum. Tanrı’ya mı tapmak yoksa sizin sözlerinize, koltuğunuzun gücüne mi tapmak? Ama lafa gelince ne kadar da adil, dürüst ve akılcısınız değerli(!) piskoposlar! Keşke ben bir ayna olsaydım da her biriniz bana bakarken kendinizi de yargılayabilseydiniz!” Kalabalıktan sesler yükselmeye, ıslıklar çalmaya başladı. Kim böyle kafa tutabilirdi ki mahkemeye? Mahkum 4243’ün söylediklerinden oldukça rahatsız olan yargıç koltuğunda kımıldanıp boğazını temizledi. Yüksek ve oldukça kızgın bir sesle “Sessizlik! Bu ne saçmalık! Mahkemeye dair söyleyecekleriniz varsa konuşun! Kilisenin propagandasını yapmak sizin üzerinize vazife değil, aksine suçtur!” dedi.  Aristide araya sertçe girip yargıcın sözünü kesti. “Daha kaç suçtan beni yargılayacaksınız yargıç, Tanrı adına konuşabilmekle istediğinizi suç yapabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Öyleyse suç nedir yargıç? Suç dediğiniz her karşı gelindiğinde, her düşünce ifade edildiğinde kilisenin hoşuna gitmeyenler midir? Kilisenin çok iyi bildiği ancak sadece halkın gerçekliğinde yıllar boyu kalan sefalet midir? Suç nedir yargıç? Bu saydıklarımın tümü müdür? Öyleyse evet, ben suçumu kabul ediyorum. Sizin gibi dine değil, Tanrı’ya ve onun hediyesi iyiliğe, güzelliğe, sevgiye taptığım için suçluyum! Önüme gelene inanmadığım, sorguladığım için suçluyum! Her gün yaşlı komşuma, bana hem yoldaşlık hem de analık eden Lara Anne’ye, ‘büyü kitabıma’ bakarak yaptığım şifalı bitkilerden ilaç hazırladığım için suçluyum! Ben burada kendim olduğum ve size boyun eğmediğim için suçluyum! İşte bu sebepten, beni öldürmelisiniz!” Ortalıktaki gergin sessizlik uzun sürmeden katedralin tepesinden tüm gücüyle “Piskopos az yükseğe bak, bıyıklı!” diye bağıran bir genç dikkatleri üzerine çekti. Elinde tuttuğu meşaleyi bir sağa bir sola sallayarak yargıcın ve diğer mahkeme komisyonunun bakışları katedrale kaymıştı. Bu tanıdık sesi duyan Aristide, başını çevirdiğinde gördüğü karşısında yüreği buruk ve endişe doluydu. “Ah!..Çocuk…İyilik etmemek için fazla vicdanlısın!” diye içinden geçirdi. Başpiskopos“ Ne yapıyor bu deli orada? Nasıl oraya çıkmasına izin verirsiniz? İndirin hemen şunu!” dedi. Şövalyelerden biri gergin bir sesle “Efendim, ön ve arka kapılar kilitlenmiş. Askerler kapıyı kırmaya çalışıyorlar.” dedi. “En kısa sürede halledin şu işi, mahkeme aksıyor!.. Hey, Piskopos Garen nerede? Böyle bir zamanda nasıl ortadan kaybolur!” “Az önce sizinle buradaydı efendim.” Başpiskoposun gözleri katedrale kaydı. Dişlerinin arasından sessizce “Ya oradaysan Garen Tusen?” Yüzbaşının beti benzi atmıştı bunu duyduğunda. Eğer piskoposun başına bir şey geldiyse, veya gelirse bunun sorumlusu direkt kendi olacak ve başıyla ödeyecekti! Hızla kütükle kapıya vuran askerlerine yönelirken, onbaşıyı omzundan yakalayıp “Piskopos Garen ortalıklarda yok, mahkemenin başında tam kadro herkes vardı. Belli ki kaçırılmış, her yeri arayın! Gerekirse güvenlik desteği iste, mahkemenin aksaması için bir komplo olabilir.” dedikten sonra, giriş kapısındaki erlere emir verdi. “Hey! Siz beşiniz kapıyı açacak, siz beşiniz de tırmanacaksınız! O deliyi indirmeden sakın düşeyim demeyin, sağ istiyorum!” Emri duyan askerler şaşkın şaşkın yüzbaşına baktılar. “Ne duruyorsunuz, dediğimi yapın! Dikkatli olun, içeride değerli bir piskoposumuz olabilir! Her şeyden önce, kapıdan girdiğinize Piskopos Garen’i arayın! Onun canını kurtaracak ve sonra yukarıdaki kalleşin icabına bakacaksınız! Eğer Garen Tusen bulunamazsanız yukardakini bana bırakın!” Başpiskopos olduğu yerde dişlerini sıkıyor, koltuğa yapışmış halde gözleriyle bir mahkuma bir de tepedeki ‘şarlatan kılıklıya’ bakıyordu. Halkın dikkati çabuk dağılmış, eğlence çıktı diye sevinenler meydana çoktan toplanmışlardı. Başpiskopos Dieu Donné iyice gerildi. Askerlere güvenmemekten öte, içindeki huzursuzluk bir an önce mahkumun idam edilmesini söylüyordu. Elindeki tokmağı vurup, sessizlik istedi. “Mahkemenin böyle bir karmaşaya denk gelmesi durumunda birinci dereceden şüpheli kişi olman nedeniyle, tüm kurulun daha önce de karar verdiği gibi idam cezan kesinleştirmiş, şu dakikadan itibaren hiçbir sözün hükümlülüğü kalmamıştır. Götürün şu…” Birden keskin bir ses duyuldu. Başpiskoposun sözünü kesen bu kişi Garen idi. Katedralin tepesinde, o gencin yanında ayakta duruyordu. “Bir hayat, başkasının karar verebileceği kadar ne uzun, ne de kısa olabilir! Kişi ne yapmış olursa olsun Tanrı’nın işine karışamazsın başpiskopos Dieu Donné!” “Piskopos Garen, ne yapıyorsunuz orada? Bu sözleri size zorla o alçak şeytan söyletiyorsa endişe etmeyin, askerlerimiz sizi…” “Ben kimsenin emriyle konuşmuyorum Dieu Donné! Alın o askerlerinizi başınıza çalın! Üstelik tırmanma konusunda çok beceriksizler. Eğer yanımda gördüğünüz bu delikanlı ordumuza katılabilseydi, emin olun bu sırıklardan daha iyi bir iş çıkarırdı.” “Bir din adamı nasıl böyle konuşabilir. Kendinize gelin!” “Hep insanlara nasıl konuşmaları ve davranmaları gerektiğini söyleyip duruyorsun. Sana kim akıl veriyor peki?” “Yaptığınız bu davranışın sonucu…” “Sözcükleri yine yanlış kullanıyorsunuz efendim. Halkın kışkırtmalarınıza ihtiyacı yok! Onların gerçeği özlediğini ve inatla peşinden gittiğini hala göremiyor musunuz? Bu kadar zavallı olmaya alışık olduğunuzu fark edememişim!” Başpiskopos kaşlarını çatmış, domatese dönmüş kıpkırmızı suratıyla hırıltılı, hırıltılı konuştu. “Bu sözleriniz üzerine ancak son dakikalarınızın tadını çıkarın diyebilirim. Ancak fazla uzun sürmeyecek. Tanrı tarafından şu ana kadar dürüst ve namuslu biriymiş gibi davranmakla insanları kandırdınız. Bunun bedeli…” “Yine cezalardan bahsediyorsunuz. Ancak sizden korkmuyorum Dieu Donné! Ceza mı vereceksiniz, verin! İdam mı edeceksiniz, edin! Çünkü bunu hak ediyorum. Ancak size sarf ettiğim sözlerden veya az önce bana attığınız o iftirayı kabul ettiğim için değil; hayatım boyunca bir yanlışa inandığım ve sonucunda bir bebeği öksüz bıraktığım için! Ah, bunun cezasını da söyleyebilir misiniz bana? Sizin o katı kurallarınız yüzünden zamanında papazı olduğum B…şehrine bağlı küçük bir kasabada, madencilik yaparak geçimini sağlayan bir adam vardı. Zavallı, hak ettiği parayı ne alabilmiş ne de daha iyi bir iş bulabilmiş. O genç yaşta karısı sefillikten yatağa düşüp ölmüş. Bebeğinin de ölümünü izleme ihtimaline dayanamayıp son çare eşkıyalara bulaşmış. Tefeciden aldığı paranın hepsini ödeyemeyince kaçan bu adamı gözü dönmüşler her yerde aramış. İşte o gece, o eşkıyalar kiliseyi basmışlardı. Kilisenin sığınak olmasına rağmen, basılan o kilisede vahşice aradıklarını bulamayınca beni canımla tehdit ettiler. Köhne bir kasabada bir papaz öldürülmüş, kimin umurunda? Ben öldükten sonra… Korkmuştum. Utanç duyuyorum bu anlattıklarımdan, evet! Ancak gerçekler ve asıl sorumlusu ortaya çıkmalı! Eğer bir piskopos olabilmişsem, hakkını vermeli ve o masum canı savunmalıyım. İlk defa yaptığım bir şeyin gerçek manada sorumluluğunu üzerime alıyorum, tıpkı sizin bana öğrettiğiniz gibi! Ne yazık, o gece de öyle düşünmüştüm, ruhban sınıfına ait olmakla kendimi ayrıcalıklı kılarak tabii… İnsan yaptığının sorumluluğunu almalıydı.” “Piskopos Garen, günah çıkartmanın koşullarını biliyorken neden o katedralin tepesinden haykırıyorsunuz? Mahkeme esnasında üstelik!” Piskopos Garen inatla sözlerine kaldığı yerden devam etti. “Belki o gece kaçarak kurtulacaklardı. Peki ya sonra? Her şekilde yakayı ele vermeyecek miydi? Bunu o pisliklere bulaşmadan önce düşünmeliydi. Bedel ödenecekse, benim canım neden feda olsundu? Her koyun kendi bacağından asılır, öyle değil mi Dieu Donné? Ben de o gece bu alçak sözlere sığınmıştım işte. Kendimi böyle avutmuştum. Gittikleri yeri bilmiyordum, kaçmışlardı kim nereden bilebilirdi? Yine de canımı kurtarmak için bir tahminde bulundum ve o zaman kasabanın dışındaki Aristide Han’ını söyledim. Birçok han daha vardı söyleyebileceğim, onların bakacakları birçok han, dükkan, kilise…Birçok yer vardı ancak ben onlara kasabanın yanındaki Frudo Nehri’nden kaçabileceklerini, oraya yakın bir han olduğunu söylediğimde rahat bırakılmıştım. Tefecilerin acemiliği bile onların işine yaramıştı. Bilmedikleri bu B…şehrinde bile aradıklarını yine de bulmuşlardı! Benim yüzümden!..” Yüreği paramparça olmuş, bu yükün altında ezildikçe eziliyordu Garen. Bunları ilk defa duyan Aristide ise şaşkınlıktan ne yapacağını bilemiyor, o geceyi hatırlayıp kaskatı kesilmiş duruyordu. Gözlerinden yaşlar çağlar gibi akıp gidiyordu, yalnız onun değil; halk da ilk defa böyle bir yüreklilikle karşılaşmanın şaşkınlığı ve sevinciyle birlikte hikayenin kefaretinden de etkilenmişti. Mahkemeye gelen az önceki o gevşek kalabalık ve gürültü yok olmuş; yerine pür dikkat dinleyen insaflı bir kalabalık gelmişti. “Ah!..Benim yüzümden, o zavallı adam ateşler içinde yandı. Tanrı’ya şükürler olsun ki o zavallı bebek babası gibi yanarak ölmedi, onlara yardım eden genç delikanlı bebeği ateşlerin içinden de kurtardı, ancak yine de bebeğin yüzü yanmıştı!..Han sahibi hiçbir suçu yokken sebepsiz yere kafasına yediği kurşunla öldürüldü! Eşinin ve kızlarının son gördükleri hali alnının ortasındaki kırmızı leke oldu!..Ya benim lekem piskopos? Benim her yerim kapkaranlık! Burada suçlu varsa, mahkum 4243 değil, piskopos Garen’dir. Çünkü hiç düşünmeden, o gece onlara yardım eden, çalıştığı handa yattığı ahırdaki yatağını onlara veren delikanlı, karşınızda duran mahkum 4243’dür! Bebeği kurtardıktan sonra, insan sevgisiyle dolu, evlat hasretiyle yanıp tutuşan ahlaklı bir kadına, Lara Anne’ye emanet eden mahkum 4243’dür! O lanet geceden sonra, han sahibinin karısına ve kızlarına daha çok çalışarak, üstelik ekstra bir ücret talep etmeyip onlara destek olmuş kişi mahkum 4243’dür! Hancının karısı başka biriyle evlenip, han işletmesini kocasına devrettikten sonra adamın kıskançlığına yenik düşmesinden haksız yere parasını alamadan kovulan, üstüne üstlük iftiraya uğrayıp insanların öfkesine, hakaretine ve alçak bakışlarına maruz kalan mahkum 4243’dür! Şehirden şehre gezen, kendini dinlemeden yargılayan insanların kurbanı olan mahkum 4243’dür! Lara Anne’nin şefkatini, uzun zamandır insanlarda bulamadığı iyiliğin ve temiz kalpliliğin beden bulmuş halini gördüğünde, dünkü yetimi yetiştirip D…kasabasında iş sahibi olmasını sağlayan o kadına baktığında minnet duymuş, tutuklu olana dek ona yardım etmiştir. Her gün şifalı bitkilerle ilaç hazırlayıp, yaşlılara yardım eden mahkum 4243’dür! Lara Anne’nin sevdiğini herkes severmiş F…şehrinde. Böylelikle hak ettiği sevgiyi ve saygıyı yeniden kazanmış mahkum 4243! Ancak siz o saygıyı baltalıyor, bilediğiniz bıçağı hem Lara Anne’ye, hem diğer yaşlılara, hem o küçük bebeğe ve babasına sokup, sokup çıkarıyorsunuz! Biri bitkilerle evde ilaç yaptı diye suçlu mu olur başpiskopos?” “Burada mahkeme komisyon üyesi olarak ilk önce günah çıkartıyor, sonra da mahkumu savunuyorsunuz. Hem de mahkemeyle bağlantısı olmayan bir sebeple gelip, vicdanınızı rahatlatarak! Böyle mi arınacaksınız günahlarınızdan? Sizin savunduğunuz o adam, şifalı bitkilerle ilaç yapmak yerine, yaşlılara büyü yapıyordu! Kendi suçunu örtmek için böyle bir yalanın ardına gizlenerek hem de! Bu ne inanılmaz bir suçtur, üstelik bununla kalmayıp dün piskopos Andray ile olan konuşmasında Tanrı’ya şirk koşmuş, dinimize ve değerli din adamımıza hakarette bulunmuştur. Büyücülükten değilse bile, bu adi suçtan yargılanması ve hak ettiği cezayı alması gerekir!” “Büyücü olduğuna dair kanıtınız var mı?!” “Büyücülüğün kanıtına ne lüzum var! Ayrıca bir tanığımız var, madem bu kadar işleri yokuşa sürmeye niyetlisiniz, tanık konuşsun!” “Tanığın diyeceklerinin sizinkilerden farkı nedir? Dieu Donné, sizin kanıtınız yok, üstelik yeterli tanığınız dahi yok! Ancak benim o geceye dair en büyük kanıtım yanımdaki delikanlıdır! O gece, yüzü yanan bebek, yaşama tutunan bebek, mahkum 4243 sayesinde ölümden dönen bebek, yanımdaki delikanlıdır!” Genç bu sözlerin ardından pelerinini çıkartıp yanık yüzünü göstermiş anlatılanları bin kat daha tüm çıplaklığıyla ortaya dökmüştü! “Üstelik, benim tanıklarım da var, o gece han sahibinin eşi ve çocukları buradalar! Kocası olacak mendebur herif ise, vergi kaçakçılığından Ile Sainte Marguerite Adasına sürgün edilmiştir! İnanmıyorsanız tüm belgeler hazır! Tanıklar da konuşmaya hazır!” Piskopos Garen’in arkasında beliren hancı kadın ve iki genç kız, şimdi sıra, sıra dizilmişti. “Anlattıklarınız ancak sizin başınızı belaya sokabilecek nitelikte, dediğim gibi bu mahkemeye dair bir savunma söz konusu değildir! Üstelik yaptığınız bu davranışlar sonrasında sözünüze itimat edilmez haldesiniz! Suç sabittir, ceza ise yerine getirilecektir! Asın mahkumu!” “Sen bir bebeğe can vermiş, bir kadını ve iki küçük çocuğunu sefil olmaktan kurtarıp onları korumuş, yaşlıların acısını dindirmiş birinin yaşamasına nasıl müsaade etmezsin başpiskopos Dieu Donné? Belli ki senin derdin, büyücülük yahut adalet değilmiş! Sen kendine yapılanı affetmez bir kibre bürünmüşsün! Ve konsey üyesi olarak arkanda oturan diğerleri…Sizler de mi bu kadarsınız?.. Asıl suçlunun gözleriniz önünde birden fazla tanık ve canlı kanıtıyla dikilmesine rağmen, derdiniz kiliseye olan eleştirilerin yapılması mı? Ne yazık ki, sizin Tanrı’nız benimki olamaz. Sizin ne yüreğiniz kalmış, ne de vicdanınız! Dünyadaki en büyük güzelliklerin iyilikten çıktığını unutur olmuşsunuz!” “Sözlerinize dikkat edin! Askerler, hala giremiyorsanız katedrale, mahkemenin güvenliğini de sağlamayın!” Askerler büyük bir gayretle kapıya vuruyor, güçlü demir kapı her seferinde büyük bir gürültüyle çınlıyordu. Tırmananlarsa, genç kızların ve oğlanın yukarıdan fırlattıklarıyla sürekli düşüyor, sendeliyor, yaralanıyordu. Yüzbaşı dişlerini sıkarak seslice düşündü. “Bu böyle olmayacak, binaya girmenin başka bir yolu olmalı!” Onbaşına seslenerek “Şu katedralin doğu ve güney cephesindeki camlarından girilsin, hasarı sonra bizzat ben karşılayacağım. Şimdi tüm askerlerini topla!” “Emredersiniz!” Onbaşı arttırdığı asker sayısına rağmen halkta bir kargaşanın olduğunu sezinlemişti. “Ne oluyor yine? Hangi ayyaş karıştırıyor ortalığı!.. Şu geri zekalıyı bir assalardı da kurtulsaydık!” Kalabalığa yönelip, kargaşayı bastırmak için var gücüyle bağırdı. “Sessizlik! Eğer laftan anlamıyorsanız ya giderseniz, ya da zindanda bakışırız!” Kalabalığın içinden yükselen seslerin susmasını beklerken tam tersi olmuştu. Halk tüm gücüyle askerlerin üzerine yürüyor, sloganlar atılıyor, ıslıklar küfürler havada uçuşuyordu. O esnada dev katedralin kapısı artık dayanmakta zorlanıyorken, tırmanan askerlerden ikisi içeri girmişti. Hızla merdivenleri çıkıp, çatıya ulaştılar. Başpiskopos çatıdaki askerleri görünce biraz rahatlamış olsa da asıl endişesi halkın tepkisiydi. Bu kargaşa da neyin nesiydi? “Size asın şu mahkumu demedim mi? Hala ne bekliyorsunuz?” Mahkum 4243, Aristide Frollo adeta sürüklenerek dar ağacına getiriliyordu. Bileklerindeki ve boynundaki demir yerine sıkı sıkıya bağlanmış ip, resmen kan akışını kesmişti. Ayaklarını hissedemiyor, düzgünce duramıyordu bile. Bu görüntü karşısında halk daha da çirkef, daha da kızgın, daha da sesliydi. Çatıdakiler ise zor kullanılarak aşağıya indirilmiş, karşı koyan genç kızlar resmen saçından sürüklenerek yürütülüyordu. Piskopos Garen, gençler ve kadın dizlerinin üzerinde, elleri arkadan bağlanmış bir hale getirilmişti. Sanki kurşuna dizileceklermiş gibi, bir de bu muameleye maruz kalmışlardı. Piskopos yüreğinin yangınını, gözyaşlarıyla söndüremiyordu. Gözlerinin önünde, o masum ölüme sürükleniyordu. Halk, var gücüyle karşı çıkıyor, protesto ediyordu. Ancak güç kazanıyordu sonunda. Hikayenin sonu piskoposun üzerine kalan bir masum canın vebaliyle bitiyordu. Başpiskopos Dieu Donné’nin defteri ise daha kabarık ancak onun için anlamsızdı. İyilik merhametti, iyilik vicdandı, iyilik kilisenin gururuna karşı olandı, iyilik mahkum 4243’ün adaletsiz idamıydı. İyilik insanda karşılığı olmayan, insanlıkta yaşayandı.

***

Bileklerindeki ip o kadar sıkıydı ki, artık el parmaklarını da hissetmiyordu. Başı tüm yorgunluğuna rağmen dimdik, tahta basamakları çıkarken halkın çığlığı mahkemenin bu acı kararını durduramamıştı. Çoğunluk ıslık çalıp kiliseyi eleştirse de geride kalan bir avuç insanın arasında meraklı meraklı bir kenara çekilmiş tragedya izler gibi olayı izleyeni de vardı, din adamları gibi düşündüğünden ‘idam!’ diye bağıranı da...Son, hem yavaş ve acılı gelmişti, hem de haksız bir şekilde hızlı. Hikayenin sonu haksız yazılıyordu mahkeme günü. İnsanlığın vicdanı bir kez daha yeniliyordu vitrin ahlaka ve onun günahlarına, sevaplarına, iyilik ve kötülüklerine...

Kargaşa aniden duruldu. Genç, askerlerin zoruyla ancak zapt edilebiliyor, feryat figan adalet diyerek bağırıyordu. Piskopos son sözlerini söylediğinin farkında değildi. “Suçlu olan benim, o değil!” Başpiskoposun işaretiyle, o kargaşanın içinde güçlü bir silah sesi duyuldu, aynı anda patlayan dört ateş…Aynı anda tekme atılan minik tabure…

Mahkum, saçlarına düşmüş kırlarıyla cimri güneşin altında bir kaç saniye titreyerek can çekişmiş, ve aniden rüzgarda savrulan yaprak gibi özgürce sallanmaya başlamıştı. Özgürlük, mahkum için darağacının hediyesi olmakla yetinmişti. İyiliğin karşılığı ucuz özgürlük…

Yeşim ARSLANTÜRK

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol