O gün B…de çok da şaşırtmayan havanın, halkı ağlattığı sıradan bir gün gibi başlamış, tüm cüretiyle ortalığı toza dumana katan fırtına gelmiş; kimisinin ekinlerine zarar vermiş, kimisinin odunlarını ıslatmış, kimisinin tenekeden yapılma emanet duran çatısını yerinden sökmüş yahut evin tam orta yerine gömüvermişti. Dışarda fırtınaya kapılan, koca koca cüsseli adamların bile ayaklarını yerinden kesen bu korkunç fırtına; uzun yıllardan beri ne şehre ne de ülkeye rastlamamıştı. Halk soğuk, bulutlu, nemli günlere fazla alışıktı ama bu seferki biraz daha sert uğramıştı şehrin gökyüzüne. Haliyle etraf, söylenen, malına zarar geldiği için ağlayan, ona buna gelişigüzel küfreden, Tanrı’ya yakaran yahut tanımayan bir dünya insanla kaynıyordu. Küçük şehrin sokakları alışık olduğu gibi, o gün de zavallılığın tablosunu çiziyordu.

Yağmurun ardından camlarda biraz su lekesi, sokaklarda da biraz çamur kalmıştı. Yamuk yumuk taşların çukur yerlerine sular göz, göz birikmişti. Hızlı adımlarla oraya buraya koşturanların ayak seslerinden çok suyun sıçrayışı kulakları dolduruyordu.

Öyle ya, ne zaman bir yağmur damlası düşse toprağa, o monoton ve yabancı gürültünün içinde çıkardığı ses hep bir huzur verirdi insana. Ama B... şehrinde işler pek de öyle yürümüyordu. Günün acelesi, iki yüzlülüğü, kederi, yalnızlığı, açlığı bitmezdi burada. Kimse bir dönüp de o güzelim gökyüzüne bakmazdı, ne gece ne gündüz. Kasveti korku, güneşi cehennemdi havanın.

***

O deli dizgin akan suların gecesinde, şehre bir tutuklu gelmişti. Neden F…şehrinde yargılanmayıp, B…şehrine geldiğini anlayamıyor olsa da, ardında sağlıklarından sorumlu oldukları için üzülüyordu. Suçu kilise tarafından tekrar yargılanacak, kendi sözleri dinlenecek ve bir hükme varılacaktı. En iyi ihtimalle meydanda üç gün su ve yemek verilmeden teşhir direğine bağlanılacaktı. Teşhir direğine bağlanıp tüm gururunun cahil bir kalabalık tarafından ayaklar altına alınması mı, yoksa bir “suç” yüzünden hayatının sonuna gelmek mi?.. İdamı zevkle izleyen kansızların zevksiz kahkahalarıysa her şekilde kendilerine göre bir eğlence bulur ve ortaya arsızca çıkarlardı. Ellerine ne gelirse teşhir direğindekine fırlatıp göbeklerini kaşıyarak küfürlü saatler geçirirlerdi. Acımasızca ve insanlıktan uzak eğlenmeleri artık bir gelenek olmuştu. Neresinden tutarsanız tutun, bu acizliğin bir tanımı yoktu. Bu satırları ancak teşhir direğinin ne demek olduğunu gerçekten bilenler anlayabilirdi.

Ah o teşhir direği yok mu… halk sizi meydanda teşhir direğinde gördüğü andan itibaren farkında olmadan kendi benliğinizi bir kenara koyar, onların suçlayıcı; ezici, aşağılayan acımasız bakışlarına kalırdınız. Hüviyet cüzdanınız olurdu o bakışlar, teşhir direği yakanızı bırakmaz nereye giderseniz gidin sizi o “suç” ile kınar, kapılarını kapatırlardı. Hayat ve insanlar böyleydi, hepsi bir avuç topraktan gelip tekrar ona gidiyorlardı ancak bu amansız hırs ve altında ezilen “emir süsleri” halkın yarayan kanasını durmadan ısıran bir at sineğinden farksızdı. Yara derindi, yara mikrop kapmış böceklerin yuvalandığı bir aleme dönmüştü. Yara, suçun her şey ve hiçbir şey olduğu bir dünyaya denk gelmiş insanlığın çöküşüydü! Suçsa insanlardan daha masum olmakla beraber, dedikodunun ve iftiranın doğduğu yerdi; suç insanlığın en uç noktasında, vicdanın bastırılamayan sesinin bir kara lekesiydi. Suç, cahillere eğlence, bağnazlara malzeme, insanlığa karşı bir darbeydi. Dillerden düşmeyen kınamaların, nefretin dile gelişiydi ve de sonucuydu suç… Ayrışmanın, nefretin, yalnızlığın, eksikliğin ta kendisiydi. Tüm bunlar sizi doğrucu, ahlakın kitabını yazan(!) insanların karşısında yargılamaya çıkarttığı zaman, teşhir direğinin gürleyen çark sesi adeta insanlara dil olur ve sizi her türlü alçak kalıbına sokan ifadeleri fısıldardı. Buna rağmen alçak sıfatını bile çok görürlerdi. Arkanızdansa iftiralar gırla gider... Açlığın pençesinde birkaç gün sonra cansız bedeninize rastlanır sokakta, yahut kalbiniz kinle ve intikamla dolup sefaletin hıncını insanlardan çıkaran bir canavara dönüşür. Ancak bu da ölmek değil midir? Hem de ölümlerin en kötüsünden, en güçsüz ve ümitsiz hayatların hak etmemeleri gereken alçak bir son değil midir? Öyle ya da böyle, suç eşittir teşhir direği; teşhir direği eşittir yaşayan bir ölü demekti. Öyleyse hangisi şansın gülen yüzü olabilirdi ikisi de birbirinden beterken?

Esas reva görülen cezaya gelirsek: Rahiplerin, mühim işlerinden olsa gerek(!), darağacı kurulması emri mahkemeden evvel duyulmuştu. İşte o gün, o fırtınadan habersiz açıkta bırakılan dar ağacı için özel hazırlanmış kerestelerine “Vah, vah!.. Gitti keresteler.” diye ağlayan marangoz, mahkemeden önce çıkmış bu idam kararına hazırlık için darbe almış kerestelerin yerine yenisini canla başla hazırlıyordu. Gecenin sessizliğinde marangoz ekmek parası için darağacının ayaklarını yaparken, tutuklu belki de soğuk gecenin gökyüzündeki Polaris’ine son kez bakabilmişti.

Öyle ya, kalbi karanlık bu B… şehrinde az insan namusuyla para kazanır, şerefiyle yaşardı. Suçun ve mahkumiyetin şehri B…de bir dar ağacı için canla başla çalışan, suçlu olsun olmasın yargılanıp idama çarptırılan her insanın gelişini dört gözle bekleyen bu adam, idamın kardeşi olan bu adam... namusuyla para kazanıyordu. Bir kere bile hırsızlık etmemişti. Üstelik kilisenin katı kuralları insan hayatını bu kadar ucuzlaştırmışken onun işleri de iyi gidiyordu. Geride kalan detayları neden düşünmeliydi, kilisenin kararı sorgulanamayacağına göre doğru olan hükme göre hizmet ediyordu. Dışarıdan bakınca ne kadar netti tüm siyahlar ve beyazlar. Oysa keresteciye suç hiç uğramamıştı, griyi hiç bilmiyordu.

***

Siyahlarının arasına düşmüş kırlarıyla oldukça uzun saçlı, birkaç tutamı örülü; fazla iri olmamasına karşın yapılı olan bu adam, yerin altındaki karanlık zindanın küf kokan bir hücresine atılmıştı. Ufacık bir ışık dahi yoktu. Arada bir duyulan hışırtıları saymazsak, hücredeki sessizlik bıçak gibi keskindi. Bazen üzerinde gezinen birkaç eklem bacaklı yahut tüylü, kuyruklu bir şeyler hissediyordu. İçindeki yalnızlık, korku, haykırma hissiyatı öylesine şiddetlenmişti ki bu karanlık hücrede, sanki ölümün kucağına atılacağını şehir halkından daha iyi biliyordu. Yoksa soğuk demirlerin bileklerinde yarattığı esaret hissinden miydi tüm bu alışık olmadığı duygular? Oysa, B… ye gelmeden önce yaşadığı tek gözlü evde de pek ışık olmazdı. Bazen tek bir gaz lambasıyla idare eder, kitabını okurdu. Bazen de gökyüzüne bakar, derin düşlere dalardı. Gündüzleriyse şehrin acelesinden çok, unutulmuş, arkadan sessizce göz kırpan sakinliğine bakardı. Aslında orada da yalnızdı, sadece bu hücrede daha adaletsiz bir yargılama hissediyordu.

Hayat 1643’de akıyordu, ama o daha ileriye ve daha geçmişe aitti. Aklı dönemin insanları gibi birtakım katı dinsel görüşlerle dolmamış, dedikoduyu, önyargıyı, iftirayı, yalanı hiç ruhuna sokmamıştı. Peki ama nasıl böyle birinin yolu suçla kesişebilirdi? Yoksa böyle olmak mıydı suç?

Hem köküne kadar bu toprağa aitti hem de hiç! Anlaşılamadığından, dinlenmediğinden yabancıydı her yere. Oysa ruhu da, kanı da bu havanın suyuyla büyüyüp, bu toprağın bereketinden nemalanmıştı. Bir tek aklının içindekilerden kaynaklı değildi bu yalnızlığı, kalbindeki temizliği anlamak için çabalayan bir tek kişi bile olmayınca; menfaate ve dedikoduya tüm kapılarını açık tutup hazır bilgiye neden diye sormadan “bilgi işte” deyip geçince yıllar boyu, böylesine laf anlatmak da zor oluyordu, lafın asıl manasını da. 

Bu küf kokan zindana düşmeden önce, üzerindeki suçluluk damgasını yemeden önceki geceleri düşündü. Aklına Lara Anne geldi. Ona yaptığı şifalı kürler bitmek üzereydi ve hazırda da yapılmışı yoktu. Sağlığı nasıldı kim bilir, bu zindana tıkılmışken ona kim bakacaktı? Yine de güçlü kadındı Lara Anne, dayanabilirdi. Mutluluğuyla, hayat enerjisiyle doluydu, ne çok güzel zamanları vardı birlikte geçirdikleri. Onları anımsayınca biraz huzur bulmuştu. Bir süre sonra, karanlığın etkisi ve düşüncelerin yorgunluğuyla kolları ve ayakları prangalara sarılı uyuyakalmıştı.

***

Sabahı da gecesi de aynıydı bu zindanın. Birkaç haşeratın sesi, üzerinde gezinişleri, gözlerinin kör olmuşçasına hiçbir şey göremeyişi, sessizlik, soğuk, küf… Koridorun taş duvarlarında bir ayak sesi yankılanmıştı aniden. Kimdi bu gelen? Yavaş, yavaş bir ışık huzmesi de beliriyordu. Kara giysilere sarılmış, boynunda İsa figürü işlenmiş gümüş bir haç taşıyan kel bir piskopos girdi. Gözlerini kısarak piskoposa bakan ve ne olduğunu anlamaya çalışan mahkum “Işığın yüzündeki yansıması kadar korkutucu bir tablo olamazdı herhalde.” diye düşündü. Bir süre karşılıklı birbirlerini süzdüler. O kısa sürede bile ne kadar yabancılık kokuyordu bakışlarda. “Hıh, bu mu dinlenecekmiş mahkemede? Sümsük herif, kılığa bak! Şeytanın beden bulmuş hali! Yerinizde rahat dursanız da biz de işimize gücümüze baksak! Mahkemede büyücülükten yargılayıp idam ettirmeli bunu. Böyle heriflerle zaman kaybetmemeli. Ah siz riyakarlar, hep bir yolunu bulur yine de mahkemeyle alakanızı ayarlayıverirsiniz!” düşünceleri beyninden hızla akıp gidiyor, bu esnada yüzündeki neredeyse nefret dolu ve tiksinç ifade de iyice yerleşik bir hal alıyordu. Tüm bu bakışların ardında yatan düşüncelerini tahmin edebilen mahkum, kele acımadan edememişti. “Ne de zavallısın, yüreğine hiç sevgi tohumu serpilmemiş gibi bakıp duruyorsun bana. Kim bilir hangi kalıp düşüncelerin içerisinde dolanıyorsun. Büyücülük, şeytanla işbirliği… Söylesene, dökülen saçların kadar kitap eskitmiş olan sen kibirli, hiç büyücülükle itham ettiğin birini büyü yaparken gördün mü? Büyü nedir bilir misin? Peki ya şeytan, o da büyücülerle asılıyor mu bari? Bak benden tavsiye, onun da işini görseniz iyi edersiniz. Bu bir değil iki değil, bir büyücüyü asıyorsunuz, şeytan öbürüne koşuyor. Bari tam yapsanız şu işi piskopos! Bari tam görebilseniz şu işi piskopos! Ah sevgisiz, kibirli piskopos!.. Tanrı’ya ne yaptın da sana taş kalpli ve beyinli bir akılsız olacak kadar büyük bir ceza vermiş? Senin için ne yapabilirim zavallıcık?” Sessizliğin içindeki akıp giden düşünceleri bunlardı. İrice bir sıçan hafifçe ayaklarının arasından, piskoposun siyah pelerinin kenarından kıvrılıp giderken bir duvar gibi konuşmaya başladı kel. Adamsa yorgun gözlerini ona dikmiş, olabildiğince tüm dikkatini vermeye çalışarak dinliyordu. “Mahkemeye kadar iki gün daha süren var, Tanrı’ya günahlarını affetmesi için bol bol dua etmeni tavsiye ederim. Eminim ki, Tanrı’nın senden esirgediği Güneş’in kıymetini anlamış, gecenin zifiri karanlığında sana yol gösteren Ay’ın yaratıcısına minnet duymuş, şimdiye kadar iş birliği yaptığın şeytanın yardımına koşmadığını kavrayıp nasıl bir bataklığın içine terkedildiğini görmüşsündür. Eğer bunların hiçbirini hissetmediysen de, umarım iki gün içinde hissedersin. Hatalarından ancak böyle sıyrılıp, günahların için Tanrı’ya sığınabilirsin çünkü. Bilmem anlatabildim mi?” adam yorgun bakışlarını yere kaydırıp, dalgacı bir tebessümle karşılık verdi. “Seni temin ederim, mahkeme günü daha iyi bir tebessümle karşılaşacaksın.”  “Mahkeme mi? Piskopos, o mahkemenin sonucunun ne olacağını ikimiz de gayet iyi biliyoruz. Bunu bana hatırlatmanıza, güç gösterisi yapıp beni ezmeye çalışmanıza gerek yok. Siz bununla meşgul olmak yerine, boynunuzu felç edecek şu güzel gümüş haçı neden bir yetimhaneye veya hastaneye bağışlamıyorsunuz? Hep böyle eziyet mi edersiniz hem kendinize, hem de…” “Mahkeme, elbette ki seni dinleyecek. Ancak delillerin aksini ispatlayacak bir söz duyacağımızdan şüphe etmemin yanlış olmadığını sen de biliyorsan, hatanı fark edip, bu suçtan utanç duyduğun için cehennemde daha az kalacağını söyleyebilirim! Yine de sözlerini ve düşüncelerini tartmaktan vazgeçme, benim gibi bir azizin gümüşüne laf etmek gibi ahmaklıklar telafi ettiklerinin üstünü örtebilir!” “Ya, bu kadar kolay mı Tanrı adına konuşabilmek?” “Bu ne cüret, sen benim dindarlığımı mı sorguluyorsun?” “Hayır, sizin akli dengenizi sorguluyorum.” “Seni kalleş! Seni şeytan vücutlu! Ne hakla bana…” “Deli olmanız ya da olmamanız sizin sorununuz elbette. Ancak deli olmayıp, bu kadar güç içinde kendi aklınızı yitirmeniz başkaları için ciddi bir sorun olabilir. Az evvel kendinizi gördüğünüz o yüksek mertebedeki bakışlarınız kadar daha korkuncuyla karşılaşmadım. Bu korku, sandığınızın aksine bakışlarınızdaki sözde kudretten değildi, olmayan bu kudreti nasıl hissedip taşıyabildiğinize dair bir korkuydu. Sizi uyarıyorum, Tanrı yerine konuşabilecek biri olmakta bu kadar ısrarcı olmamalısınız, buna gücünüz yetmediğinde en çok siz üzüleceksiniz çünkü.” “Bu saçmalıklarından sonra sana iki gün bile çok! Suç üstüne suç işlemekten vazgeçmiyorsun. Şeytanla aynı yerde erimeye bu kadar mı meraklısın? Öyleyse Mahkemenin yarın sabaha alınması için başpiskoposla konuşacağım. Merak etme, elimden geleni yapacağım!” “Ne suçu...ne suçundan bahsediyorsun? Daha buraya niye geldiğimi bile bilmiyorum. Ama şundan gayet eminim ki: Suçlu değilim ben piskopos, değilim!” “İspatla öyleyse!” “Prangaların içinde hapsolmuş bir halde mi? İspat istiyorsan al sana ispat, sözlerim! Tüm şerefim ve tüm masum canlar üzerine yemin ederim ki ben bir suç işlemedim.” “Bahaneler seni ipten kurtarmayacak, büyücü olmadığını ispatlasan dahi bu konuşmalardaki sözlerinden yine ipe gideceksin seni ahmak!” “Piskopos!..” Büyük bir öfkeyle sesi gürlercesine sözünü kesti mahkumun. “Sen ki böyle bir davranışı bana uygun görüyorsun. Ah cahil sümsük! Ah günahkar, Tanrı’ya şirk koşan şeytan! Tanrı’nın günahlarını affetmesi için edeceğim duaları düşündüm de, asıl yardıma muhtaç olanlara haksızlık edecekmişim az daha!” “Öyle mi? Size sadece yanıldığınızı söylediğim için Tanrı’ya şirk koştum demek!” “Elbette öyle, böyle bir cüreti nereden aldın demeyeceğim zira bu düştüğün durumda dahi Tanrı’nın acıdığı bir kul olsaydın, bu soruyu bırak dile getirmeyi, özür diler ve benden dua etmemi isteyip yalvarırdın! Ancak sen Tanrı’nın aziz kullarından ve mertebelerinden birine layık görülmüş beni lekelemeye cüret ettin, bu Tanrı’ya şirk koşmak değil de nedir?” “Hah, artık şüphe etmiyorum çünkü az evvel söyledikleriniz düşüncelerimi ne yazık ki doğruladı. Siz Tanrı’dan çok kendinize ve bu dünyanın maddi getirilerine tapıyorsunuz. Hiçbir mevkii hiçbir mevkiden daha çok veya az kutsal değildir, kutsal olan sadece kalbinizde ne taşıdığınız ve neye inandığınızdır! Ben ne kendim için, ne de bir başkası için Tanrı’ya yalvaramayacak kadar aciz değilim. Tanrıdan beklediğim merhameti siz zifiri zihniyetlerden umacak değilim!” “Bana yüzlerce kişinin ölümünü zevkle izleyeceğini bile bile bir de kalmış pişkin pişkin ahlak dersi veriyorsun. Bu ne aymazlık! Yarın mahkemede kararı belirleyecek olan işlediğin suçtan ziyade buradaki tavrın olacaktır, Tanrı senin gibilerini bizlerden korusun!” “Tanrı hepimizi kendini aziz sananlardan da korusun, mösyö!” “Burada seninle daha fazla vakit harcamayacağım. Düşündüm de iki gün bu leş hücrede çok eğleneceksin. Sen keyfine bak, mahkemede görüşeceğiz.” Sesi koridorda alçalarak yankılandı. Mumun azcık yaydığı ışık da kaybolup gitmişti piskoposla beraber. Karanlık, kalbinde daha yoğun hissettiği bir duygu halini almıştı.

Mahkemeye bir gün kala, karanlık koridorların taş duvarlarında genç bir ses yankılandı. “Hey!.. Hey, baksana! Pişt, sana diyorum!.. Hey, hey, hey!” Mahkum sersemleyerek, elindeki mumla durana baktı. Sesinden çok da yetişkin değilmiş gibi bir düşünce doğuyordu. Üstündeki siyah pelerinin kendisini saklamasını özellikle ister gibi, hafifçe çekinerek ve kısık bir sesle konuştu. “Neden buraya getirildiğinizi gerçekten bilmiyor musunuz mösyö?” Mahkum şaşkınlıktan dili tutulmuşçasına bir süre kekeledi. Ancak kendini toparlayıp düzgünce konuşabildi. “Mösyö mü? Şu siyah demirlerin arkasında, lağım yuvasına atılmış birine mösyö mü dediniz gerçekten?” “Evet, neden bu kadar şaşırdınız?” “Kimsiniz siz mösyö? Ne istiyorsunuz? Bu kadar kibar olmanın bir ücreti mi var yoksa?” “Haksızlık etmeyin, henüz tanımıyorsunuz beni!” “Ah, haklısınız. Sizi tanımadan yargılıyorum. Ancak bana da hayatım boyunca yapılan bundan farksız bir muamele değildi. Artık insanların sadece yargılamak ve emellerine kavuşmak için kurban seçtiklerine inanır oldum. Yanılsam da benim gerçekliğimde bu çok da yanlış olmaz değil mi?” “Evet, herkes kendi yaşadıklarına göre bir dünya betimler. İnsanlara baktığı gözler, ona bakan gözler tarafından verilir. Ancak, istisnalar mösyö, istisnaları sırf istisna oldukları için dinlemeye değer bulmalısınız. Önyargılarınızı dizginlemeniz gerekse bile.” “Öyleyse ölüme saatleri kalmış biri olarak tek yapabileceğim şey bu değil midir? Sizi dinliyorum, ne için geldiniz buraya?” “ İlk önce ben sorumun cevabını alayım!” “Duymuş olmalısınız, genelde bu tarz haberler ne kadar iç karartsa da insanların ağızlarında bakla ıslanmaz...Büyücülükten buraya attılar beni.” “Ya, demek öyle? Neden bir büyü yapıp kendinizi kurtarmıyorsunuz mösyö?” “Ah, biraz anlayışlı olun lütfen, daha yeni öğrendim büyücü olduğumu!” Genç hafif bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Ben sorumun cevabını alabilir miyim artık?” Genç unuttuğu bir şeyi hatırlarcasına kaşlarını kaldırıp “Ah, cevabınız tabii...Yardım etmek için!” dedi. “Hah! Güldürmeyin beni...Neden böyle bir şey yapasınız?” Kısa bir süre sessizlik oldu. İkisi de konuşmuyordu. Akıllarda karmaşık sorular, bilinmezlikler dolanıyordu. Kimdi bu genç, neden yardım etmek istiyordu, gerçekten amacı bu muydu?... Mahkum soruların karmaşasında kaybolurken genç ıslak gözlerini yerden kaldırıp mahkuma bakarak cevap verdi. “Belki, hatırlamayı unuttuğunuz biri vardır. Hatırlatmama izin verin!” Genç yutkunduktan sonra karanlık, soğuk hücrenin parmaklıklarına tutunmuş halde konuşmasına devam etti. “Bu şehrin çok güzel bir hikayesi var, ancak kimse sonunu bilmez.” “Neden?” “Hikaye hak ettiği sonu henüz yaşamadı da ondan mösyö.” “O da ne demek?” “Dinlemek ister misiniz?” Mahkum kafasını sallamakla yetindi. “Bir zamanlar, henüz B... şehri kalleşliklerin yuvası olmadan, yakınında çalışan bir kömür madeni varken; yoksul halka yüksek faizle borç veren eşkıyalar gelip ödenmeyen paraların faturasını bir ömre kesmişler. Hatta yüzlerce insan, belki binlercesi…Bu pisliklerin eline düşmüşler. Bir gün, B... şehrinde altın sarısı kıvırcık saçları olan, al yanaklı genç bir kızla güçlü bir genç evlenmişler. Kısa bir süre sonra bir bebekleri olmuş. İkisi de fakir hayatını yaşamalarına rağmen mutluluğu birbirlerinin sevgilerinde bulmuşlar. Gel gör ki ağır vergiler daha da ağırlaşıp hayat pahalanınca iyice yoksullaşmışlar. Artık, beşikte bebeği olan anne çocuğuna süt veremez olmuş. Nasıl süt versin ki, uzun süredir sefaletin içinde beslenemediği için sütten kesilmiş zavallı kadıncağız. Kocası şehre yakın bir madende, günün on iki saatini karanlıkta para kazanabilmek için geçirse de yeterli olmamış. Maden sahibi paraya ne kadar aç kalmışsa, ruhunu doyurmaya yetmemiş. Irgat gibi on iki saat çalıştırdığı işçilerin parasını bahanelerle erteleyip durmuş, zavallılar üç ay boyunca maaşlarını alamamışlar. İşçiler direnmiş, ama direnenler ya ölesiye dövülmüş, ya kovulmuş, ya da hiçbir yerde iş bulamaz olmuş. Hal böyle olunca, başını kaldırmak isteyenler de tekrar o karanlığa bakar olmuşlar. İşçiler uzun süre maaşları geç ödenerek çalıştırılmış. Günden güne o genç babanın da yükü artmış.

.........devam edecek.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.