..................

“Evet, temizlik dolabını bulmalıyız.” dedi Hasan.

“Hayır.” Diye cevap verdi Sevde. “Ya hayalet bize bütün odaları temizletmeye kalkarsa? Bu bütün hayatımızı alır.”

“Bu yüzden odalara bakmaya devam etmeliyiz.” dedi Zeynep.

            Sevde ise Zeynep ablasının elinden anahtarları kaptığı gibi koşmaya başlamıştı. Bir koltuğunda kavurmanın olduğu kap diğer elinde halkaya dizili anahtarlarla bacaklarını arkasına çarpa çarpa koridorun sonuna kadar koştu. Zeynep ve Hasan da onu takip ediyor “ne yapıyorsun?” diye söyleniyorlardı.

“Kırkıncı odaya girmeliyiz.”

            Sevde, eline gelen ilk anahtarı üzerinde kırmızı bir boya ile “40” yazan kapının deliğine soktuğunda kimse kilidin açılmasını beklemiyordu. Sevde kısmetinde kapıyı hemen açabilmek olduğunu görünce bir kahkaha koy verdi. Fakat yüzlerindeki heyecan çok sürmemişti. Kapı derin bir zindana açılıyordu.

“Burası gerçekten tehlikeli olabilir.” dedi Hasan.

“Evet, şimdi geri dönüyoruz.” dedi Zeynep.

“Hayır.” diyerek Zeynep’in koluna dokundu Sevde. “İğci Baba bizim iyiliğimizi istemiyor. Çıkış kapısı burada olabilir.”

            Karanlık koridordan inleme sesleri gelmesine rağmen Sevde tüm cesaretini toplayıp koridora daldı. Abisi ve Zeynep ablasının da peşinden gelmesini, bu hareketinin onları ikna etmesini bekliyordu. Ama aldığı cevap yalnızca “hayır” olmuştu.

“Sevde buraya gel.” dedi Zeynep.

            Sevde, boynunu bükmüş dolu ümitsiz gözlerle adımlarını perili eve doğru atarken. Zeynep verdiği karardan emindi. Hasan alt dudağını ısırıp karanlık koridorun görünmez sonuna doğru baktı. Soldaki boş hücreler paslanmış hapishane demirlikleriyle örtülü, sağ duvar yosunlar kaplıydı.

“Önce başka bir odadan yolumuzu aydınlatacak bir şeyler bulalım.”

            Sevde, Zeynep ablasının bu sözlerini duyar duymaz havaya zıpladı ve elindeki anahtarları ona uzattı. Zeynep ayaklarını yere vura vura iki adım atmıştı ki dönüp kapıyı kilitlemeyi unutmaması gerektiğini düşündü.

            Zeynep yolda hangi odaya gireceğini biliyordu fakat kuzenlerine ipucu vermedi. On dördüncü kapının kilidini açmak için tek tek anahtarları denedi. Tombul görünümlü, üzerinde kilim desenleri olan beyaz kapının ardında ateş başındaki şaman olduğu yerde duruyordu. Bir sürü farklı kumaş parçasından meydana gelen rengârenk kıyafetinin üstünde tuhaf taşlardan kolyeler vardı. Mırıldanarak çıkardığı nefesi ve öne geriye sallanan hareketleriyle kumaşlar sallanıyor, başındaki geyik boynuzlu başlık da onunla beraber bir öne bir geriye gidiyordu.

Zeynep yavaşça içeriye bir adım attı ve etrafı, ormanı, kolaçan etti. Görünürde başka kimse yoktu. Yerden bir odun parçası alıp Şamanın yakınına oturdu. Bu şekilde ateşinden kibarca bir parça alabileceğini düşünüyordu.

            Zeynep odunu doğrudan ateşe tutacakken Şaman ona el hareketiyle durmasını söyledi. Yaşlı kadın gözlerini açmadan üzerinden bir kumaş parçası kopardı ve kumaşı yine ritüel kıyafetinden çekip aldığı bir iple Zeynep’in elindeki oduna sarmaya başladı. Şamanın yanında çeşitli otlar ve sıvılar kaplar halinde duruyordu. Bir sıvıyı odun parçasına süren kadın yanındaki kurutulmuş bitkilerden birini de bu kumaşla ipin arasına sıkıştırdı. Kaldığı yerden mırıldanmalarına devam eden Şamandan onay aldığını hisseden Zeynep artık gerçek bir meşale olan odununu ateşe tuttu. Ateş yandıkça tütsü vazifesi gören kurutulmuş bitki güzel kokusunu etrafa yayıyordu.

            Gerip bir heyecanla eline uçan bir balon almış gibi ayağa kalktı ve teşekkür ederek ormanın ortasında tek başına dikilen kapıdan dışarı çıktı. Kapıyı örterken Şaman yine tek gözünü açıp onlara kaçamak bir bakış fırlatmıştı.

***

            Sonunda kırkıncı odada ilerliyorlardı. Boş zindanları beklenmedik tehlikelere karşı gözlerini dört açarak geçtiler. En sondaki hücreden gelen mırıldanmalar ağlama seslerini andırıyordu. Ateşin ışığı parmaklıkların ardına düştüğünde bileklerinden zincire vurulmuş bir gençle karşılaştılar. Omuzlarıyla gözlerini silmeye çalışan genç yüzüne düşen saçlarını baş hareketiyle geri atarak üç çocuğa baktı.

“Ne olur yardım edin.” dedi çocuk, tıpkı gözlerinin de ifade ettiği gibi.

“Burada işimize yarayacak bir şey yok.” dedi Zeynep.

“Ne, ona yardım etmeyecek miyiz?” diye sordu Sevde.

“Eğer hapsedildiyse bir sebebi vardır.”

“Ama bizi de İğci Baba bu eve hapsetti.”

“Evet!” Diye haykırdı genç çocuk. “Beni buraya İğci Baba koydu. Lütfen çıkmama yardım edin.”

“Diğer kapılar gibi burası başka bir dünyaya açılmıyorsa bu zindan evin hapishanesi olabilir.” dedi Hasan elini çenesine götürüp düşünerek. “Bu abiyi de o hayalet buraya koyduysa onu kurtarmalıyız.”

“Evet.” dedi bir defa daha genç. “Koca bir burnu, büyük bir karnı var. Beni buraya o hapsetti. Gerçekten.”

            Zeynep hâlâ tanımadıkları bu insana neden yardım etmesi gerektiğini anlamıyordu. Öncelikleri bu evden çıkabilmek olmalıydı. Başka bir tehlikeye girmeden dış kapıyı açmanın ya da yeni bir çıkış kapısı bulmanın yolunu aramalılardı.

“Seni neden buraya hapsetti?” diye sordu Zeynep.

“Çünkü,” dedi genç oğlan yoğun bir sesle. “ben çok sakarım.”

            Sevde hayretini gizleyemeden bir hıçkırık sesi çıkardı ve Zeynep ablasının ne düşündüğünü çözebilmek için onun yüzüne baktı. Zeynep ablası sakar insanların hapsedilmesini doğru bulur muydu? Acaba bu durum onun hücredeki abiden nefret etmesine sebep olur muydu?

“O da ne demek?” dedi Hasan yüzünü ekşiterek.

“Ben, Ateşkâr Oğlanım. Annem de babam da elinden ateş çıkarır. Bu eve düştüğümde İğci Baba benden onun temizlik işlerini yapmamı istemişti.”

“Temizlik yapmayanları buraya mı atıyor?” diyerek korkuya kapıldı.

“Ve ateşimi kullanmak istiyordu. Ona soba yakmamı istiyordu.” diye devam etti Ateşkâr Oğlan, Hasan’ın dediklerini duymamış gibi. “Ama ben daha elimden çıkan ateşleri nasıl kullanacağımı bilmiyordum. Sürekli bir yerleri yakıyordum.”

“Ve o da seni buraya hapsetti.” dedi Sevde koca gözlerle.

“Evet, çünkü o ateşten çok korkar.”

“O zaman biz de onu meşale ile korkuturuz.” dedi Zeynep geri gitmek için dönerek.

“Önce onu çıkarıyoruz.” Dedi Sevde ablasından anahtarları kapıp.

            Kırkıncı odanın kapısını açan anahtar Ateşkâr Oğlanın kapalı olduğu zindanının parmaklıklarını da gencin bileğindeki zincirleri de çözüyordu. Oğlan, önüne düşen yağlı saçlarını arkasına attı. Özgür bileklerine parlayan gözleriyle bakıyordu. O sırada duyulan “Bu koku da ne böyle?” haykırışı çok derinlerden, evin alt katından, gelmişti. Sesin sahibi şüphesiz İğci Baba hayaletiydi.

“Meşaledeki kokuyu duymuş.” dedi Hasan.

            O saatten sonra kimsenin konuşmasına gerek kalmamıştı. Herkes yapması gerekeni biliyordu; Koşmak. İğci Baba üst kata gelmeden onlar aşağı inmişti. Dumandan dolapların üstünde duran terliklerin, üzerinde hayali montlar asılı askılıkların ve İğci Babanın sallanan hayaletimsi sandalyesinin olduğu hole geldiklerinde ihtiyar hayalet, çatık kaşlarla onlara taraf bakıyordu. Zeynep korkusuzca elindeki meşaleyi İğci Baaya doğru sallayıp geri çekilmesini söyledi. İğci Baba ise ağzından üfleyerek çıkardığı tozlu dumanla meşaleyi anında söndürmüştü. Duman öyle şiddetle üzerlerine esmişti ki hepsi kollarını yüzlerine siper etmek zorunda kalmıştı. Hata toz dumanı hemen arkalarında duran odaya dolmuş odadaki futbol topunu duvara çarpmıştı. Duvardan seken top yavaşça çocukların yanına yuvarlanıyordu.

“Haddinizi aşmayın!” diyerek kükredi yaşlı hayalet. “Size kırkıncı odanın kapısını açmayın demiştim.”

“Ateşkâr Oğlan,” diye fısıldadı Sevde. “dış kapıyı yakman gerekiyor. Eşiğe serili toprak da yanarsa buradan çıkabiliriz belki.”

“Bu çok tehlikeli.” dedi Hasan. “Ama belki de ateşten korkmasının sebebi kapıya uyguladığı büyünün bozulacak olmasıdır.”

“Size tam bir gün yemek yok. Kiminle oyun oynadığınızı size göstereyim.” diyerek Zeynep’in gözlerine bakarak bağırmaya devam ediyordu İğci Baba. “Şaka yaptığımı mı sandınız? Evi temizleyeceksiniz, bu işin başka yolu yok.”

“Hayır.” diyen Zeynep, hayaletle tartışırken Ateşkâr Oğlan Sevdelerle konuşuyordu.

“Yapamam. Hiçbir zaman doğru düzgün beceremedim. Herkese zarar verebilirim.”

“Hayır.” dedi Hasan. Futbol topu ayağının dibine gelip durmuştu. “İstersen yapabilirsin.”

“Kendinin sakar olduğunu düşünme. Sadece güven. Eğer bir yanlışlık yaparsan kimse sana kızmayacak. ”dedi Sevde.

            Zeynep de İğci Baba da konuşulanları duymuş Sevdelerin olduğu yöne bakıyordu. Zeynep, Sevde’nin elini tutarken. İğci Baba “hayır” diyerek üstlerine uçmaya başlamıştı. Hasan, ayağındaki topu ustalıkla hayaletin üzerine şutladı. Yumuşak sisten karnına batıp yere düşen topla sersemleyen İğci Baba sallanan sandalyesine kadar geri düşmüştü.

            Ateşkâr Oğlan koşup kapının eşiğini elinden fırlayan ateşlerle yakıverdi. Dibinden tutuşan ağır ahşap kapı içeri doğru devrilirken Sevde, Ateşkâr Oğlanı kolundan tutup geri çekti. Artık dışarısı dumansız pirüpak görünmekteydi. Hepsi eşikte yanan alçak alevlerden atlayarak dışarı çıkarken İğci Baba ağlamaklı bir sesle haykırıyordu.

            Perili evden uzaklaşırlarken yağmur yağmaya başlamıştı. Ateşkâr Oğlan büyük bir sevinçle etrafına bakıyor temiz havayı ciğerlerine dolduruyordu. Minnet dolu bakışlarını çocuklardan yana çevirdi. Çocuklar da ona aynı ifadelerle bakıyordu. Ateşkâr Oğlan her birine teker teker teşekkür etti. Artık onlar sayesinde dağlarda ailesini bulabileceğini söyleyip helallik istedi. Her biri coşkuyla bağırarak Ateşkâr Oğlanı uğurlarken genç adam da onlara el sallayarak koşar adım ormanın içinde kaybolmuştu.

“İğci Baba eğer çatısına büyük delikler açarsa evini yağmura temizletebilir.” dedi Hasan. Buna Zeynep bile kahkahalarla gülerken Emine teyzenin evine koştular.

            Emine teyze onları içeri alır almaz tuşlu telefonuyla Hasan ve Sevde’nin annelerini arayıp haber vermişti. Çocukların şimdi geldiğini muhtemelen oyuna daldıkları için geciktiklerini meraklanan kadına anlattı. Yağmur azalır azalmaz çocukları geri yollayacağını söyleyip telefonu kapamıştı.

“Neler olduğunu anlatsak da bize inanamazsın Emine teyze.” diye güldü Sevde. “Buyur, kavurman.” diyerek elindeki yemek kabı emanetini sonunda sahibine ulaştırdığı için duyduğu mutlulukla uzattı.

“Çok teşekkür ederim çocuklar.” dedi gözlerini kısarak Emine teyze. “Bu evde çok fazla et pişmez. Ben de günün anlamını daha da güzelleştirmek ve Allah rızası için bana getirilecek ilk et gelene kadar hiçbir şey yemem. Anneleriniz de bunu bilir.” dedi kadın gülüşünü bütün yüzüne yayarak. “Bana bu eti getirdiğiniz için siz de ben de çok şanslıyım.”

            Emine teyze her birinin başını okşayıp mutfaktan ekmekler, çatallar ve tabaklar getirmişti. Her biri için çatalla ekmeğin içine kavurma dolduran kadın kırıntıların dökülmemesi için tabakla beraber onlara uzatmıştı. İmsakten beri hiçbir şey yemeyen Emine teyze orucunu kavurma ile bozarken çocuklar da ete doymuştu.

            Sevde ve Hasan bu eve gelmeden önce yaşadıkları deneyimleri düşündüğü için sessizdi. Tüm yaşananları yedikleri yemekle beraber sindirmeye çalışıyorlardı. Zeynep’se eve gelmeden yaşanılanlardan çok şimdiyi düşündüğünden sessizdi. Elinden gelse kavurmayı daha erken getirmek isterdi. Ateşkâr Oğlanı uğurlarken içini kaplayan sevinç gibi bu ev de bundan sonra kalbinde mutlu bir his yayacaktı. İyilik yapmanın verdiği his…

***

“Dayınız telefonda.” dedi Zeynep’in teyzesi. “Hadi yine iyisiniz sizin için erken geliyormuş. Et dağıtmaya yarın devam edecekler.”

“Hayır.” dedi Zeynep teyzesine uzanarak. Teyzesi ona telefonu mutfaktaki işlerine dönerken Zeynep dayısıyla telefonda baş başaydı.

“Hayır, mı dedin kuzum?”

“Evet dayı gelme. Sen etleri dağıt biz masalı sonra da dinleriz.”

“Tamam canım. Sevdey’le Hasan ne yapıyor.”

“Hasan dışarda top oynuyor. Gol attıkça sevinip kapıya kadar geliyor.” deyip güldü. “Sevde’ye de oyuncağımı verdim. Onunla oynuyor.”

“En pahalı olanı mı yoksa?”

“En pahalı olanı...”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.