“İğci Baba çok kötü bir adammış! Kıza her gün temizlik yaptırıyormuş ve evin kapısına ölü toprağı serpildiğinden kızcağız asla dışarı çıkamıyormuş!”

“Peki, kırkıncı oda?”

“Hadi dayınınız işi gücü var. Daha etler dağıtılacak.” dedi teyzesi.

Zeynep’in “ama” haykırışları hiç sonuç vermedi. Daha sonra değil şimdi dinlemek istiyordu masalı. Etler de arabalar da insanlar da bekleyebilirdi. Ama Zeynep bekleyemezdi. Dayısı iki dakika daha durup masalı bitirse ne olurdu sanki? Bayram herkesin bir araya geldiği o güzel günlerse eğer neden bir çocuğun mutluluğu gözetilmiyordu? Neden dayısı masalı bitirdikten sonra değil de şimdi gitmek zorundaydı?

Zeynep, kafasını masalın yarıda kesilmesine rağmen sesi hiç çıkmayan Sevde’ye çevirince onu oyuncak bebekle oynayıp bebeği eğip bükerken buldu. Sevde, Zeynep’in oyuncağını almış hunharca hareket ettiriyordu. En pahalı bebeğiydi o Zeynep’in. Kesin annesi çıkarmıştı Sevde de oynasın diye. Şimdi bir kere ortaya çıkmış bulunan bu oyuncağı kendisinden iki yaş küçük kuzeniyle paylaşmak zorunda kalması gücüne gidiyordu. Gün boyu ormanda hoplayıp zıplayıp evine geri döndüğünde yuvasının önünde tehlikeli insanlarla karşılaşıp kala kalmış bir sincap gibi koca gözlerle sadece bebeği ve onunla oynayan Sevde’yi izlemekten başka seçeneği yoktu. Oyuncağın kaderi bu kendinden iki yaş küçük vahşi bebeğin ellerindeydi.

“Siz de Hasan’ı çağırın Emine ablaya kavurma götüreceksiniz.” dedi Zeynep’in annesi.

“Hi! Perili evin orası...” Diyerek hızla ayağa kalkan Sevde, oyuncak bebeği yere düşürdü. Zeynep’in tahammülü kalmamıştı.

“Sakarsan niye oynuyorsun? Saçları bozuldu işte!”

“Hasan’ı çağır dedim!” diye gözlerini büyüttü annesi Zeynep’in oyuncağını hızla yerden alarak. “İyilik mi ettin şimdi? Vermeseydin oyuncağı daha iyi!”

“Sanki ben verdim.”

“Sus, anneye cevap verme.”

***

            Hasan’ı da alıp köyün yukarısında oturan Emine teyzeye bir kap kavurma götürmek için yola çıkmışlardı. Eti Hasan’a taşıtıyordu Zeynep. Zaten Hasan’nın bayramlığı top oynamaktan çoktan ter olmuş kirlenmişti. Yolda topunu önünde sürükleye sürükleye ilerliyor arada bir topa öfkeli ama hafif tekmeler vurup yürüdükleri yolun ilerisine fırlatıyordu. Sevde, ablası ona kızdığı için Zeynep’se sinirlendiği için suskundu. Bu nasıl bayramdı böyle? Sabahın köründe kalkmaları yetmiyormuş gibi dayısı masalı bitirememişti. Oyuncağını düşüren Sevde olmasına rağmen annesinden o azar işitmişti. Dayısı etleri dağıtmaya çıkmamış mıydı? Zaten Emine teyzeye sırası geldiğinde et gidecekti. Neden bu yolu yürümek, kavurmayı vermek için yokuşları çıkmak zorundalardı? Daha kavurmadan kendileri bile oturup afiyetle yiyememişken hem de. Annesini bazen anlayamıyordu Zeynep. Kavurma rahat rahat güzel güzel yenildiyse eğer komşuya gönderilirdi. Oyuncak,  güzel güzel becerikli becerikli oynayacaksa eğer Sevde’ye verilirdi.

“Yeter, ne topa vurup duruyorsun?” diye Hasan’a kızdı Zeynep. “Al Sevde topu elinde tut.”

“Ne bağırıyorsun ya? Kaleci yapıyorlar zaten beni hep. Oynayamıyorum işte. Vuramıyorum topa. Bir daha hiç oynamayacağım.”

“Ha sen yine ona sinirlisin. Artık sana gösterebilir miyim nasıl şut atıldığını?”

“Kızdan futbol mu öğrenilir?”

“Neden öğrenilmesin?”

            Sevde’nin elinden top alınmış kavurma verilmişti. Zeynep topu aldığı gibi koşuyor yokuşu aşıp düzlüğe varmayı amaçlıyordu. Hasan da peşinden hızlı adımlarla gidince Sevde ağlamaklı sesiyle onu da beklemelerini söylemişti. Hem küçük bacaklarıyla yokuşu tırmanmaya çalışıyor hem de Zeynep ablasını bir kez daha haklı çıkarmamak için elindeki kabı düşürmemeye gayret ediyordu.

            Sevde dik yolu aştığında Zeynep ile Hasan birbirine ayaklarıyla top fırlatıyordu. Zeynep sağ ayağının içi tarafıyla topu Hasan’a gönderdi. Hasan topu durdurdu ve iki üç adım geri atıp topa koştu. Sol ayağının burnuyla vurduğu top Emine teyzenin evinin ilerisindeki harabe evin olmayan camından içeri girmişti.

“Eyvah!” dedi Zeynep. “İçeri giremeyiz.”

“Neden, perilerden mi korkuyorsun?” dedi Hasan.

“Hayır canım içeri girersek başımıza tahta falan düşer diye anlatıyorlar o hikâyeyi. Bu yüzden giremeyiz zaten.”

“Ben korkuyorum.” deyiverdi Sevde kavurma kabına sarılmış hâlde.

***

            Eski, boyaları dökülmüş, tuğlalarını gösteren eve girerlerken Zeynep tamamı ahşaptan yapılmadıysa evin o kadar da eski olamayabileceğini düşünüyordu. Hasan onların da peşinden gelmesinde ısrarcı olmuştu çünkü başına bir şey gelecek olsa önceden görüp uyarmalarını beklediğine onları ikna etmişti. Zeynep’se Hasan’ın tekinsiz bu evin perilerinden korktuğunu adı gibi biliyordu.

            Hasan holü aşıp sağdaki ilk odaya girdiğinde Zeynep, Sevde’yi kapıdan ayrılmaması konusunda uyarıp Hasan’ı görebilecek kadar evin içinde ilerledi. Sevde’nin Zeynep ablasını dinlemesi bir dakika bile sürmemişti. Üstü kapalı kavurma kabını artık canı acıyacak kadar elleriyle sıkarak Zeynep’in yanına koştu. Fakat bu, kapının gök gürlemesi kadar korkunç bir sesle kapanmasıyla beraber elindeki kabı yere düşürmesine engel olamadı.

            Sevde burnunu çeke çeke ağlarken Hasan odadan fırlayıp Zeynep’in yanına gelmiş “sadece rüzgâr” diye çığlık atıyordu. Fakat endişeli sesi sadece bir temenniydi.

“Yapamıyorum işte!” diye ağlamaya başladı Hasan. “Bir topa bile vuramıyorum.”

“Yeter.” dedi Zeynep iki yandan ona sarılmış kuzenlerini dürterek. “Şimdi çıkıyoruz buradan.”

            Zeynep iki kolundan ona mandal gibi tutunmuş iki kuzenini bırakamadan kapıya yöneldi. Fakat kapı sıkışmış açılmıyordu. Hemen kapının yanındaki pencereden bakan Zeynep dışarıyı bir sis dumanı ardından gördü.

“Evime hoş geldiniz.” dedi bir ses. Zeynep pencereye arkasını dönmüş sesin geldiği yeri arıyordu. İki elini iki kuzeninin önünde açmış onları koruyacağına dair güvence veriyordu.

“Kimsin sen? Çık ortaya!”

“Zeynep abla, çıkmasın.” dedi Sevde gözlerini yumarak yüzünü ablasının elbisesine kapatıp.

            Geniş holün ışık almayan köşesinden aydınlık alana doğru ufak, tıfıl bir hayalet süzülmüştü. Heybetli görünmek için göğsünü kabartan bu dumandan yaratık kısa boylu ve koca burunlu yaşlı bir adam siluetindeydi. Ayakları yerine süzülmesini sağlayan tozlu bir duman vardı. Nefesini kuvvetlice verir gibi üfledi ve ağzından çıkan dumanlar tüm holü sardı. Dumanlar gittiğinde artık tıpkı yaşlı hayalet gibi dumandan yapılmış eşyalar mekânı süslüyordu.

“Bu ev tam yüz yıldır temizlenmedi.” dedi ihtiyar ruh, dumandan yapılma sallanan sandalyesine atlayarak. “Sizi bekliyormuş.” diyerek kıkırdamaya başladı.

“Hayır!” diye bağırdı Zeynep tüm cesaretini toplayıp. “Buradan çıkacağız.”

            Hasan kapıyı zorlamaya devam ediyor Zeynep’se dumanlı pencereden elini uzatıyordu. Zeynep dışardaki sisin şişme bir balon gibi olan yapısının elinin dışarı çıkmasına engel olduğunu anlarken Hasan kapıyı zorlamaktan yorulmuş, Sevde ise çatık kaşlarla hayaleti süzüyordu.

“Bizi buradan çıkarmazsan çığlık atarız.” diye böğürdü Zeynep. Hemen ardından Hasan yumruklarıyla dış kapıya vurup bağırmaya Zeynep ve Sevde de imdat çığlıkları atmaya başlamıştı.

“Yeter, yeter!” diye bağırdı tıknaz hayalet, sandalyesinden kalkıp. “Bunlar evdeki bütün odaların anahtarları.” diyerek tek bir halkaya dizili dumandan yapılma anahtarları holün ortasına fırlattı. Yukarıdan temizlik malzemelerini alıp her yeri tertemiz yapacaksınız. Ve sakın ola ki kırkıncı odaya gireyim demeyin!”

“Yoksa sen…” dedi Zeynep hayretler içinde. “İğci Baba mısın?”

            Evdeki tozu dumana katan bir kuvvetle gaklar gibi güldü şeffaf mahlûk. Elini, koca burnundan da önde giden karnına koyup gülüyor; gülerken de dişsiz ağzını sonuna kadar açıyordu.

“Adımın hâlâ bilinmesi çok güzel…” diyerek gülmesini durdurdu ve “Ben İğci Baba’nın hayaletiyim.” diyerek gözlerini neredeyse bir karış kadar pörtleterek açtı. Gözleriyle çocukların gözlerinin tam içine bakan hayaletin ağzı da garip bir şekil almıştı. İğci Baba hayali örtüsünü üstüne alıp yeniden sallanan sandalyesine kuruldu ve kendini sallayarak uykuya daldı.

            Zeynep hafif adımlarla holün ortasındaki anahtarların başına geldi. Eğilip çembere dizili kırk anahtara dokunduğunda bu dumandan cisimlerin dokunulabilir eşyalar olduğunu anladı. Ablası şeffaf anahtarlığı incelerken Sevde, Zeynep’ten daha da sessiz bir şekilde üstü kapalı yemek kabını düşürdüğü yerden alıp kabın altındaki tozları elinin tersiyle sildi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi büyük bir çabuklukla Zeynep’in yanına geldi.

“Masalın sonunu dinleyebilmiş olsaydık işimiz daha kolay olurdu.” diye fısıldadı.

“Bu anahtarlardan biri dış kapıyı açıyor olmalı.” Dedi Zeynep.

“Bu ufacık evde kırk tane oda nasıl olabilir ki.” diyen Hasan en kısık sesle konuşanlarıydı. Sesini öyle kısmıştı ki nefesi neredeyse cümleyi bitirmeye yetmeyecekti.

            Zeynep çatık kaşlarıyla kuzenlerine cevap vermeden büyük bir dikkatle üzerinde bir rakamı yazılı olan dış kapıya yöneldi. Önce bir anahtarı denedi, o anahtarı anahtarlık işlevi gören çemberde döndürüp ikinci anahtarı kapı deliğinden içeri soktu. Üçüncü anahtarla kilidi açmaya gayret ederken anahtarların başlangıç noktasını kaybetmemek için parmağını son anahtarla ilk anahtarın arasında tutuyordu. Beşinci anahtar da dördüncü anahtar gibi fayda vermedi. Yirminci anahtar da hatta kırkıncı anahtar da öyle…

“Zeynep abla. Kapıya mezar toprağı serpilmiş olabilir. Aynı masaldaki gibi…”

“Evet,” diyerek Sevde’yi onayladı Hasan, kapı eşiğine doğru çömelirken. “eşikte toprak var.”

            Hasan eliyle toprakları itti ve üstüne tüm kuvvetiyle üfledi. Ancak eşikten dışarı atmayı başardığı topraklar garip bir rüzgâr akımıyla yerine geri dönmeyi başarıyordu.

“Bence temizlik malzemelerini bulsak iyi olur.” dedi Hasan.

“Ne?” diyerek onu tersledi Zeynep.

“Ne yani? Onu kızdıralım mı?”

“Bütün odaları kontrol edelim. Belki buradan çıkmamıza yarayacak bir şey buluruz.”

            Topun olduğu tozlu odayı es geçip üst kata çıkan merdivenleri tırmandılar. Sevde kuvvetlice yemek kabını tutuyor, Zeynep at kuyruğu saçını sallaya sallaya en önde ilerliyordu. Hasan da tozlu tırabzanlara dokunmak zorunda kalmamak için ürkek adımlarla, ittihatla, yol alıyordu.

Üs kat da zemin katta olduğu gibi gıcırdayan ahşap parkelerle döşenmişti. Merdivenin çıktığı dar koridor tıpkı bir otel gibi karşılıklı ve yan yana bir dünya kapı barındırıyordu. Her kapının rengi ve biçimi farklı olduğu gibi üstünde yazılı duran sayılar da farklı farklıydı. Zeynep en yakındaki solgun sarı renkli kapıya gidip anahtarları denemeye koyuldu. Denediği yedinci anahtar kapının kilidini açıyordu.

Kapı aralandığında gördükleri manzara hayret vericiydi. Bırakın odaya girdiklerinde bir bostan görmeyi bu kadar gün ışığı ile karşılaşmayı dahi beklemezlerdi.  Her yanını otlar bürümüş, sebzeleri yetişip yetişip çürümüş bu ufak tarla bir oda değil açık gökyüzünde alabildiğine uzanan bir diyarın parçasıydı. Çocuklar bir günde yeterince olağanüstü şey görmüştü fakat açtıkları kapının bir odaya değil dünyanın kim bilir neresindeki bir tarlaya açılması yine de onları şaşırtmıştı. Sineklerin dolaştığı kabak ve lahanalarla dolu toprağa son kez bakıp kapıyı örttü Zeynep.

Diğer kapıya yönelirlerken birbirlerine bakıp hayretlerini paylaşamamışlardı bile. Yalnızca ağızları açık diğer kapıya yöneliyorlardı. Bugün bu evde olan ne normaldi ki? Üzerinde kalıp rakamla altı yazılı olan kapının ardından çeşit çeşit balıklarla dolu akvaryumların sıralandığı mermer zeminli bir salon, sekiz numaralı kapıdan devasa bir çocuk oyun odası, on numaralı odanın kapısından terk edilmiş bir gösteri salonu çıkmıştı.

Sekiz numaralı kapı küçüktü ve yüksekte duran on numaralı kapının altında duruyordu. Eğilip kapıdan içeri baktıklarında, bir cadde üzerinde farklı yönlere giden onlarca insan ayaklarıyla karşılaşmışlardı. Bir başka kapının ardındaki ormanlıkta şaman bir kadın ateş başında garip sesler çıkarırken bir gözünü açıp çocuklara baktı. Şaman gözünü geri kapatırken çocuklar da kapıyı yavaşça örtüyordu.

Onlarca kapıdan eli boş döndüler. Her yeni kapının açıldığı dünya çocuklar için merak uyandırıcı bir hadiseydi. Her ne kadar gördükleri şeylerle eğlenmeye başlasalar da hayretlerini de kaybetmiyorlardı. Zeynep bir yerden sonra evden çıkmalarına yarayacak bir şeyler aramayı aklından çıkarmış, Hasan son gördükleri ufak kapının ardındaki tavşan yuvasından bir tavşanı sahiplenmek istemişti. Sevde bu oyunu bozmak istedi.

“Tamam, yeter. Her kapıya tek tek bakmamız işe yaramıyor.”

......devam edecek.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.