Orhan Bey ile tanışmamız güneşli bir pazar günü evimin yakınlarındaki bir kafede gerçekleşmişti. Söylediğine göre sahibi olduğu özel klinik kafeye oldukça yakındı ve öğle molalarında buraya gelmeyi tercih ediyordu.

Çok hoş sohbet bir adamdı doğrusu. Kendisiyle her ne kadar garsonun siparişlerimizi karıştırması vasıtasıyla sohbete başlamış olsak da hoş sohbetiyle bir anda kırk yıllık arkadaş gibi konuşur bulduk kendimizi.

Muhabbetin sonlarına doğru bana kendi kartını uzattı. Arkasına iki saniyede karaladığı hastane adını göstererek oraya gidip adını verirsem bana özel indirimli bir tarama testine girebileceğimden söz etti. Bunun pazarlama amaçlı bir yol olduğunu düşünmüştüm doğrusu. Belki de garson bile bu işin bir parçasıydı.

Esasen o hastaneye gitmeyi hiç düşünmedim bile; ama derler ya “Hayat sen planlar kurarken başına gelendir,” diye işte tam da o günlerde saçlarımın normalden fazla döküldüğünü fark ettim. Bu nedenle o hastaneye de gittim işte.

Şimdi size olayları kısaca özetlemek istiyorum…. Tahlillerin ve testlerin ardından sonuçları alıp Orhan Bey’in kliniğine gittim. Tıpkı eski filmlerde olduğu gibi çok az ömrümün kaldığından bahsetti. Başlarda inanmadım elbette; fakat bana yorgunluk, saç dökülmesi gibi sebepler sununca kabul etmek durumunda kaldım. Başka hastanelere falan da teyit ettirmeye gitmedim, neden bilmiyorum.

Her insanın ölmeden önce yapması gerekenlerin yazıldığı bir listesi var mı, emin değilim. Öyle bir liste ne kadar zamanda tamamlanabilir, ondan da emin değilim.

Şu ana dek iyilik yapmayı sadece aptallık olarak gördüm. İlkokuldan beri kime iyilik yapsam arkamdan aptal diye bahsedildi. Ben de bir süre sonra sadece kendi menfaatini düşünen o insanlardan biri oldum ne yazık ki. Oysa ölmeden önce bana en çok lazım olan iyilik yapmak, sevap kazanmaktı.

Ailemle sanırım en son liseye giderken konuşmuştum. Liseye gitmek için köyden ayrılıp İstanbul’a gelmiştim. Ardından üniversite, askerlik, iş derken bir daha da geri dönmemiştim.

Bütün bu olanlardan sonra “Eğer öleceksem ailemin yanında ölmeliyim,” diye düşünerek Antalya’ya köye doğru yola çıktım.

Otobüs mola verdiğinde yemek yerken uzaktan bakan küçük bir kızla göz göze geldim. Üstü başı pek yerinde değildi. Bundan daha iyi bir fırsatın olmayacağını düşünerek kendisine yemek ısmarladım. Aç bir insanı doyurmak kadar sevap olan başka ne olabilirdi ki?

Köy yolunda muhtar Rıza Amca’yla karşılaştım.  Bana uzun zaman önce babamın öldüğünden söz etti. Bir an kalakaldım. Bana ulaşmaya çalışmışlar; ancak bir türlü bakmamışım telefonlarına.

Annem geçimini bahçesinde yetiştirdiği birkaç sebze-meyveyle ve bozuk gözleriyle örmeye çalıştığı birkaç hırkayla sağlıyormuş.

Muhtar anlattıkça boğazım daha çok düğümlendi sanki. Kendime lanet ettim. Böyle bir evlat hangi sevabı işlerse işlesin cehenneme gitmeye mahkûm olmalıydı. Artık o eve gitmek istiyor muydum, emin değilim. Hangi yüzle varacaktım annemin yanına? Hangi yüzle bakacaktım suratına?

Muhtarı arkamda bırakıp bir anda gelen deli cesaretiyle hızla vardım eve. İyiden iyiye eskimiş bu ev gözümde maziyi canlandırdı birkaç saniye.

Pazar günleri sobanın yanında yapılan banyo sonrası ailemin elini öptüğüm, hayır dualarını aldığım o anlar, babamla birlikte diktiğimiz o elma ağacı, sokakta ıslanmış bir kediyi alıp eve getirmem ve onu ısıtıp yemek vermemiz…. Hepsi gözümün önünden akıp gitti sanki. Hani ölünce hayatının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğini söyler ya insanlar, sanki şimdi öldüm ben.

Eskimiş tahta kapı daha çalmadan gıcırdayarak açıldı. Annem… O güzel, kızıl saçlı annemin güzel saçları ağarmış, yüzü kırışmıştı. Her zaman canlı ve şefkatli bakan mavi gözlerine büyük bir yorgunluk çökmüştü.

Bana uzun bir süre gibi gelen birkaç dakika inceledi suratımı. Kim olduğumu anlamaya çalıştı belki de.

Ardından adımı fısıldadı dudaklarının arasından titrekçe. Gerçek olmamasından korkar gibi… Ona sarılmayı o kadar çok istiyordum ki; ancak hangi yüzle mümkün olabilirdi bu?

“Cihangir, oğlum… Sen misin gerçekten?”

Onunkinden farksız titrek bir sesle söyledim ben olduğumu. Suratıma tokat atmasını beklerken bir anda boynuma atlayıp sıkı sıkı sarıldı.

“Geleceğini biliyordum!”

“Anne, ben…”

“Geç içeri, yavrum, üşüme!”

Neler olduğuna dair bir fikrim yoktu. Annem onca zaman sanki ayrı değilmişiz de bakkala ekmek almaya gitmişim gibi normal davranıyordu.

İçeri geçip sobanın yanındaki koltuklara oturduk. Ev gittiğimden bu yana hatırladığım kadarıyla pek değişmemişti. Boyası dökülmüş beyaz duvarlar dışında mobilyalardan halıya kadar neredeyse her yer aynıydı.

Annem ellerimi kaçmamdan korkarcasına sıkı sıkı tutmuş, ağlayarak gözlerime bakıyordu.

“Ne çok büyümüşsün böyle…”

Evin atmosferi, babamın ölüm haberi, yakında ona kavuşacak olmam ve annemin özlemi… Tutamadım kendimi ve ağlamaya başladım eteklerine kapanarak.

“Affet beni, anne! Ben… Ben daha önce gelmeliydim.”

Annem başımı okşayarak çenemden tutup göz göze gelmemizi sağladı.

“Buraya neden geldiğini biliyorum,” diye fısıldadı.

Büyük bir şaşkınlık içinde baktım suratına. Bu nasıl olabilirdi? Ben üzülmesin diye ona bir şey söylemeyecektim ki!

“Nasıl yani?”

“Buraya ölmek için geldin, değil mi?”

“Anne, ben…”

“Sakin ol, oğlum, sandığın gibi ölmeyeceksin.”

“Ne demek istiyorsun? Bütün bunları nerden biliyorsun hem?”

Annem derin bir nefes aldı.

“Biliyorum, oğlum; çünkü Orhan benim komşumun oğlu. Hatırlarsın belki küçükken aynı okula gitmiştiniz.”

Orhan ile ilgili pek bir anı canlanmadı zihnimde.

“Seni arayıp haber mi verdi?”

“Sen liseye gitmek için bizim yanımızdan ayrıldığında baban sana belli etmedi; ama hep peşinde gezdi. Son yanına gelişinde Orhan’a rastlamış. Senin durumundan bahsetmiş. Orhan bize hep senin haberini getirdi durdu, sağ olsun.”

Yerinden kalkıp yandaki koltuğun altından birkaç fotoğraf çıkarıp önüme koydu. Lise, üniversite, askerlik, ilk işgünüm… Hepsi önümdeydi.

“Baban ölmeden önce bana vasiyet etti. Biz dargınlığımızdan sense vefasızlığından… Görmezden geldik birbirimizi hep; ama baban benden bu durumu değiştirmemi istedi artık”

“İyi; ama anlamıyorum… Neden hiç çıkmadınız karşıma?”

“Sen neden hiç arayı sormadın bizi? Neden aramalarımıza cevap vermedin?”

Sustum öylece; ama o devam etti. “Ben söyleyeyim hemen… Sen aslında bu hayatı hiç sevmedin, oğlum. İçten içe hep nefret ettin bu fakirlikten. Hep bir gün zengin olmayı, bu köyden kurtulmayı hayal ettin. Oldun mu zengin peki, söyle bana şimdi?”

Başımı eğip söylediklerini düşündüm utanç içinde.

Küçük bir çocukken mutlu olmanın tek yolunun televizyonlardaki gibi kaloriferli evlerde, istediğim gofreti yemek olduğunu, her renkte kıyafetimin olması sanırdım. Büyüdükçe, ailem sorunlarıma yeterli çözümler üretemedikçe onları cahil olmakla suçlamıştım. Kendi cahilliğimi örtbas etmeye çalışırcasına kaçmış, elit insanların arasına karışmaya çalışmıştım. Onlar gibi olmak istemiştim.

“Buraya neden geldiğini biliyorum,” diye fısıldadı tekrardan. “Seni ben çağırttırdım. Orhan’a öleceğini söylemesini isteyen bendim. Öleceğini sanırsan belki son bir kez olsun anneni görmeye gelirsin, eskiden nasıl biri olduğunu hatırlarsın diye düşündüm.

“Ama belirtiler…”

“Hah! Ne belirtisi, oğlum? Saç dökülmesiyle yorgunluk herkeste var artık. Senin saçlarının dökülmesi irsî. Dedenden beri ailenin tüm erkeklerinin saçları erkenden dökülür, hiç mi hatırlamıyor musun?  Senin de her fotoğrafta saçların azalınca böyle bir yalan buldum ben de.”

Bu yalanı nerden bulduğunu çok da aramadım doğrusu; zira televizyonda dönüp duran filmlerden anlaşılmayacak gibi değildi.

“Öleceğimi sandığım için herkese iyilik yapmaya çalıştım.”

“Oğlum, beni iyi dinle… İyilik karşılık beklemeden yapılan şeylere denir. Senin yapmaya çalıştığın şeye iyilik denemez. Sevap kazanmak için iyilik yaparsan bunun sana bir hayrı da faydası da olmaz. İyilik içten gelen bir şeydir. Eğer içinde iyilik varsa bir kere çıkmaya görsün… Lezzetine varınca sevabını da düşünmezsin, faydasını da.”

Bir zamanlar sırf problemlerime çözüm olamadıkları için cahil olduğunu düşündüğüm annemden duyduğum en bilgece sözlerdi bunlar. Daha sonrası üstüne düşeni yaptığını söyleyerek istersem gidebileceğimi söyledi.

Gitmedim… O beğenmediğim köyde kalıp şehirdeki evimi satarak küçük bir tarla aldım ilk olarak. Daha sonra eskimiş evimizi tadilat etmeye başladım. Annem eskimiş mobilyalarımızı atmak istemedi mesela… Kendisine babamı, eski günlerini hatırlatıyormuş.

İnternet çok özel bir nimet doğrusu; ancak internetin veremediği tek şey bir insanın yardım eliymiş, bunu öğrenmiş oldum. Daha önce bir çiçek bile ekmemişken koca tarlayı köydekilerin yardımlarıyla ekip biçtim. Tıpkı babamla elma ağacı diktiğimiz o gün gibiydi her şey.

Komşuluklar ölmemiş bu köyde. Şehirde ziline basınca kapılarını açmazlardı mesela insanlar. Burada hâlâ kapıya varsa bir bardak un, kahve istemeye gelenler vardı ve o kapı mutlaka açılıyordu her zaman.

Köyde düğün, sünnet oldu muydu herkes sanki kendi düğünü gibi yardım ediyordu her şeye.

Annemin o an ne kadar haklı olduğunu ve yardımlaşmanın, iyilik yapmanın hatta karşılık beklemenin aptalca olduğunu düşündüğüm için ne kadar aptal olduğumu anladım buraya gelince.

Annemin dediği gibi iyilik karşılık beklemeden yapılması gereken bir şeydi. Tuhaf bir bağımlılık gibiydi esasen. Nasıl ki insanlar alkole, sigaraya bağımlı oluyorlarsa iyiliğin tadına varanın da o lezzetten kopması mümkün değildi işte.

Doğruyu söylemek gerekirse hayatımın son anlarını yaşamaya geldiğimi sandığım bu köy benim için yeni bir hayatın başlangıcı olmuştu. Yaşamaya çalıştığım o hayat aslında bana ait değildi. Bütün bu olanları şimdi daha iyi anlıyorum.

Sözün kısası asla olmadığınız biri gibi olmaya çalışmayın. Aileniz her şeyden önce gelsin ve birilerine yardım ederken, iyilik yapmaya çalışırken aklınızda çıkarınız olmasın. İyilik yapmak çok da zor bir şey değil doğrusu. Bir fidan dikmek, bir kedinin başını okşamak kadar kolay bir şey. Yeter ki bir kere tadına varın…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol