"Bir çaresi bulunur elbet yarın yeniden yaşamalı."

Yaşıtlarım ülke ülke geziyor, sıcacık kafelerde vanilya kokusunda ruhunu okşuyor ya da sessiz sedasız ormanın büyüleyici derinliklerinde kamp ateşine karşı kahve yudumluyorlar. İmrenmek, kıskanmak çözüm mü bilmiyorum ama bunu hak etmediğimi biliyorum. Yıllardır okuduğum okullar, yaptığım dereceler... Kendime layık gördüğüm hayat kesinlikle bu değildi. Bir makina mühendisi olarak eski püskü bilgisayarımdan gelen Sertap Erener'in sesiyle veda ediyorum sanki her an geleceğime. Gelecek kaygısının okul kazanmak ve kazandığın okulu bitirebilmek olduğunu sandığım yıllara dönemediğim gibi şezlonga uzanıp güneşle doğup güneşle uykuya daldığım yıllara da geçemiyorum. Zor bela bitirdim zaten okulu. Ah evet, bir de daha kazanamadan edindiğim üniversiteden kalan borçlarımı da sayarsak hiç paramın olmaması için çok paramın olması gerektiği günlerin tam göbeğinde oturuyorum. İş başvurularında 23 yaşında 5 yıllık tecrübe isteyen insan kaynaklarına olan öfkem tam dinecekken birden bilgisayarım uğuldamaya başlıyor. Sonra tekrar sinirleniyorum. Gerçekten artık ondan beklediğim tek şey iş başvurularında sorun çıkarmaması. İlk aldığım zamanlarda pırıldayan yüzeylerine baktıkça kanım çekiliyor. Aslında o kadar kızmamalıyım ona. En zor zamanlarımda tek güvendiğim her derdime koşan oydu sonuçta. Tabi zor zamanlar dediğim yaklaşık 8 yıl. O kadar oldu mu gerçekten ya? Hayal meyal hatırlıyorum da bilgisayarımı almaya gittiğimde aylardır biriktirdiğim burs paralarını çaldırırım diye korkudan bayılacaktım. O gün bile hak ettiğim daha güzeliydi ve ben yine kendime idare edilebilir olanı layık görmüştüm. Doğru ya orda bi kız vardı. Benden en fazla 2 yaş küçüktü. Köşeli çerçevesi ve kalın kenarları olan gözlükleriyle gerçekten çok zeki görünüyordu. Hele hele bir hırsıza göre fazla zeki. Lise öğrencisi olduğu bariz belliyken ısrarla öğrenci olmadığını ve bilgisayar çalmaya çalışmadığını karışıklık olduğunu söylüyordu. İri iri açılmış gözleri, savunmaya geçmiş çatılmış kaşlarının altındaki upuzun ve kıvrık kirpikleri, ağlamakla bağırmak arasında gerilmiş dudakları... Bu kadar net hatırlamam çok ilginç değil mi? Anatomisini çıkardım kızın, kesinlikle saçmalıyorum. O gün de saçmalamıştım zaten. Kendimi süper kahraman sandığım bir salaktan fazlası olamazdım değil mi? Kalabalığı ve güvenliği yararak kıza doğru emin adımlarla yürürken ne düşünüyordum acaba? Ne? "Sevgilim" mi? Evet, kıza "sevgilim" diye seslenmiştim. Kesinlikle iki ergenle uğraşmaktan hiç haz etmeyen güvenlik öfkeyle bakarken ben çok sakindim. Kendime muazzam bir bilgisayar almak için aylardır biriktirdiğim bursumun yarısını çıkarıp kıza uzattım. Beğenmemiştim bilgisayarını, hatta istediğim modelin çok altındaydı. Ama böyle bir kahramanlık sonrası geri dönüşünün olmadığını bildiğimden aynısından kendime de alıp çıktım oradan. Özür mü diliyor teşekkür mü ediyor anlayamıyorum ama hem yorulmuş hem hayal kırıklığına uğramış hem de iyilik mi yaptım yoksa gereksiz bir hamle miydi karar vermeye çalışıyordum ve sert bir ses tonuyla susmasını söyledim. Hadi ama, o kadar kargaşada tek damla gözyaşı dökmeyen kız hüngür hüngür ağlıyordu. Hem acelem vardı hem de çok sıkılmıştım, döndüm gözlerinin içine bakarak önemli olmadığını, güle güle kullanmasını söyleyip cadde ortasında bırakıp gittim kızı. Eve dönüp içime sinmeden aldığım bilgisayarımı babama gösterdiğimde şaşırmış gibi bakıyordu. Aslında daha çok dolandırıldığımı sanarak hayal kırıklığına uğramış bir babanın gözleri vardı. Uzun uzun anlatmak yerine kısaca onu beğendiğim ve bu sebeple sorun olmadığını belirtip odama çıktım. Tam 8 yıldır yol arkadaşım oldu. Pek parlak olmayan aile ekonomisini daha da zorlamamak adına hiç değiştirmeyi de düşünmedim. Belki bir gün kendi ekonomik özgürlüğüm olursa ilk yapacağım iş kendime son model bir bilgisayar almak olacak.

Bu sabah uyandığımda defalarca ret edildiğim şirketlerden bir daha ret mailini okumak için direkt bilgisayarımın başına oturmuştum. Baktım olmuyor, oturdum bir Sertap Erener şarkısıyla taçlandırdım günümü. Ev arkadaşımın birden ayrılma kararı sonrası iki katına çıkmış kira ve faturalar, bozulup bozulmadığına emin olmadığım dünden kalan bir parça tavuk yemeği, eriyip giden gençliğim ve benden ümidini kesip arada harçlık gönderen ailemle çok mutluydum(!) Uğuldama sesine rağmen girip birkaç tur oyun oynadım. Delirmemek adına böyle aktiviteler iyi geliyordu. Oyuna kendimi kaptırmış olmalıyım ki saat öğleden sonra iki olmuştu dünyaya döndüğümde. Saatlerdir kahve içmiştim sadece ve gerçekten acıktım. Telefonumdan bankamın uygulamasına girip bakiye kontrolü yapıp son liralarımın azlığına içerlenip bir yudum daha kahve içtim. Keşke kahve içmekle ilgili bir meslek var olsaydı. Kesinlikle ülkenin sayılı zenginlerinden biri olurdum. Öğrencilik yıllarımda vücuduma girip yavaş yavaş bedenimle beraber hayatımı da zehirleyen kahve! Babamın kıraathanede zorla içirdiği, "büyüdüm ben çay içeceğim." itirazlarıma rağmen dudaklarıma değer değmez ikinci bardağı istediğim o turuncu lezzete ihtiyacım vardı belki de. Hayatımın rengi de içeceğimin rengiyle beraber söndü sanki. Babamın yanında ayaklarımın yere değmediği sandalyenin üzerinde kedi gibi sessizce içeceğimi yudumlarken inanılmaz mutluymuşum aslında.

 

   Telefonumun sesiyle ayrıldım geçmişin portakal kokusundan. Bilmediğim numara arıyor. Kesinlikle iş başvuru sonucu için arıyorlar.

-Alo?

- Merhaba Deniz Bey ile mi görüşüyorum?

-Evet. Benim Deniz Bey. O benim.

Hayır ya biraz sakin olmalıyım. Kim şirketinde konuşurken ağzından kelimelerden çok korku heyecan çıkan bir adam çalıştırmak ister ki gerçekten?     

-Deniz Bey gönderdiğiniz dosyayı inceledik ve yüz yüze görüşmek istiyoruz sizinle. Yarın saat 10’da size göndereceğim adreste olur musunuz lütfen?

-Tabi tabi. Kesinlikle orada olacağım. Teşekkür ederim, iyi günler.

-İyi günler Deniz Bey.

Telefon kapanır kapanmaz yerimden heyecanla fırlayıp sevinç çığlıkları atarken elim kahve bardağına çarptı ve her taraf kahve oldu. Olsun, şu an canımı hiçbir şey sıkamaz. İşte şimdi kendimi şımartma zamanı… Elim klavyeye gitti yavaşça. Sertap Erener’e saygı ve sevgiyle veda edip Serdar Ortaç şarkısı açmanın tam zamanı bence. Şarkıyı son ses açıp hemen kendime kredi kartımın son limitiyle birkaç poğaça ve meyve suyu sipariş ediyorum. Siparişimin gelmesini beklerken bir silgi bezini ayağımın altına atıp diğerini avuçlarımda tutarak hem dans ediyor hem döktüğüm kahveyi siliyorum. Uzun zaman oldu bu kadar iyi hissetmedim kendimi. Aslında önce annemi ve babamı arayıp onlara müjde vermek geldi aklıma fakat sonradan kesinleşmesini beklemeye karar verdim. Kapım çalındığı an mis gibi yemek kokusunu çektim içime, cidden çok acıkmıştım. Kapıyı açınca benim yaşıtlarımda zayıf ve uzun bir çocuk gördüm karşımda. Yemeğimi alırken çok kısa göz göze geldik. Bir an sadece kendime değil tüm neslime üzüldüm. Annelerimiz bizi kucaklarına aldıkları ilk an bize güzel günler parlak gelecekler dilediklerinde böyle olacağını bilemezlerdi sonumuzun. Geçen giden güzel yıllarımız üç günlük dünyanın acı dönemine itaat ediyordu bir nevi. Çok içten bir iyi günler diledim ki ne kadar içten olduğunu çocuğun yüzünde beliren buruk tebessümde gördüm. Kapıyı kapatıp içeri girecekken ev sahibimle karşılaştım. Karşılaşmaktan ziyade “yakalanmak” denir buna. Ekmek kapısı olan gençleri sömürdükleri, evlerini “öğrenci” ya da “bekar” sıfatına dayanarak güç bela iki katına kiraya verdikleri yetmezmiş gibi bir de ödemeye günler varken uyarı yapmak için gelmek en büyük özellikleri bu insanların. Her ne kadar işim kesin olmasa da elimi -güven vermek için- omzuna atıp “işe de girdim artık amca gününde ödeyeceğim endişe etme.” Deyip cevap bile vermesine fırsat vermeden kapıyı yüzüne kapattım. İşe alınırsam çıkacağım bu evden, kayıtlara geçsin!

    Alarmın sesiyle uyanmak daha iyi hissettirebilirdi elbet ama ben heyecandan zaten saatler öncesinde uyanmış hatta günün ilk kahvesini çoktan içmiştim. Görüşmeye üç saat var. Tam anlamıyla planlı yaşayan iş insanı edasıyla toparlanıp elimi yüzümü yıkadım ve mutfağa gittim. Tekrar sipariş veremem çünkü param yok. Cebimdeki bozuklukları da yol parası olarak ayırdım. Dolabın kapağını açıp günler öncesinden kalan tavuğu burnuma yaklaştırıp iyi kokması için dua ettim. Eh, en azından mide bulandırmıyor. Alıp ısıttıktan sonra ayak üstü atıştırıp duşa girdim. O kadar çok iş görüşmesi yapmama rağmen ilk kez yüz yüze görüşmeye davet edildiğim için hiç giyilmemiş tek takım kıyafetimi gururla giyip kravatımı bağladım. Akşamdan güzelce bakım yapıp parlattığım ayakkabımı da giyip telaşlı adımlarla attım kendimi sokağa. İş yerine yaklaştıkça iç sesim daha da hararetli motive ediyor beni. Evden çıkmadan aynada kendime yaptığım tavsiyeleri tekrarlıyorum. İşte geldim, yüksek katlı binaların içinde en dikkat çekici binaya doğru adım atıyorum. Döner kapıdan geçer geçmez girişte bir süre durup etrafa göz atıyorum. Yarın bu insanlardan biri ben olacağım ve oradan oraya koşturacağım, umarım. İnsan kaynaklarının kapısını tıklatıp giriyorum. Çok hoş giyimli otuzlu yaşlarda bir kadın gülümseyerek bakıyor bana. Görüşmeyi patronla yapacağımı belirtip kalkıyor ayağa ve o önde ben arkada üst kata çıkıyoruz. Heyecandan ölmek üzereyim. Kapısında büyük harflerle “müdür” yazan odaya giriyoruz. Bir an gözlerimi kapatıp manolya kokan odanın kokusunu ciğerlerime çekiyorum. Derin bir nefes alıp gözlerimi geri açtığımda yüzüme samimi bir gülüş takınıp patrona yaklaştığım esnada yanımdaki kadın sessizce geri çıkıyor. Hemen emin adımlarla yaklaşıp tokalaşmak adına elini uzattığım patronum yerinden kalkıp yanıma yaklaşıyor. Adının Metin olduğunu belirtip tokalaştıktan sonra eliyle oturmam gerektiğini işaret ediyor. O da karşımdaki koltuğa oturup bir şey içip içmeyeceğimi sordu önce. Sadece su istediğimi söylerken kalbimin dilimin ucunda olup her an bayılacağımı o da anlamış olmalı ki su siparişi verirken kısa bir kahkaha attı. Komik duruma düştüğüm gerçeği soğuk soğuk terlememe sebep oldu. Çok fazla heyecan yaptım, böyle olmamalıydı.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol