Birbirinden yüksek beton binaların arasında küçük bir kitapçı vardı. Dükkan epey eskiydi ama vitrin camları her zaman ayna gibi parlardı. İçerisi de dışı gibi ufacıktı. Tozlu raflarda sırayla dizili, düzen içinde bekleyen kocaman bir dünya vardı. Çeşit çeşit kitaplar... Birde her açıldığında gıcırdayan ahşap kapısı vardı. Yağlansa da gıcırdamaya devam ederdi. Bu yüzden kapının olduğu yerde büyük bir rüzgar çanı asılıydı. Kapı her aralandığında çanlar ahenkle sallanır, gıcırtıyı bastıran hoş bir ses duyulurdu. Büyük camların hemen önünde ise eski yuvarlak bir sehpayla tek kişilik rahat bir koltuk dururdu.

Dedemin bütün günü işte bu kitapçıda, o koltukta geçerdi. Bazen orada çay içer, gazete okurdu. Bazen de eski kitapları tamir etmekle uğraşırdı. Okuldan sonra zamanımı onunla geçirirdim. Arada bir de bana bol resimli çocuk kitaplarından okurdu ama o gün, bunlardan hiçbirini yapmamıştı.

Dükkana her zamanki gibi sabah erkenden gitmişti. Tuhaf olan bu sefer açıktır yazısını asmamış olmasıydı. Geldiğimde etraftaki diğer dükkanlardan karton koli toplamamı söyledi. Niye diye sorduğumda yorgun bir sesle kitapları koyacağım diye cevap verdi. Dün de kitaplardan bazılarını kutulara yerleştirmişti. Herhalde ihtiyacı olan okullardan birine yollayacak diye düşünmüştüm ama niyeti bu değildi. Başımıza gelecek felaketten habersizdik.

Yangın geceyi ansızın aydınlatmıştı. Yataklarında kimi yorgun kimi huzurlu uyuyanlar gözlerini telaşla açmıştı. Hemen arkasından da pencerelere, sokağa koşmuşlardı. Herkes aceleyle çıktığından kimse üstün başına bir şey almayı akıl edememişti. O gece hava soğuktu ama kimse üşümüyordu. Dedem o günü böyle anlatırdı.

Bir süre sonra küçücük boyumla koca koliler elimde geri döndüm. Kapıyı açtığımda çanlar sallandı ve bununla beraber dedemin seslenişini duydum. ''Sevgi sen mi geldin? Kutu buldun mu?''

''Buldum dede,'' diye seslendim. Kutuları sehpanın yanına bırakıp koltuğa geçtim. Arkama yaslandığımda ayaklarım havada kaldı. Yaklaşan dedemin söylenmelerini duydum. ''Anam, anam... Belim koptu eğilmekten.'' Dedem okulda gördüğümüz soru işareti gibi eğik duruyordu, onu öyle görünce kendi kendime gülmeye başladım. Dedem güldüğümü duyunca kaşlarını çatıp gözlerini kocaman açıverdi. ''Sen bana mı gülüp durursun?'' Başımı iki yana salladım. Elini kışkışlar gibi salladı. ''Çekil, çekil oradan bakayım.''

Koltuktan hemen kalktım. Sehpanın diğer yanındaki tabureye geçtim. ''Dede kitapları ben kutuya koyabilir miyim?'' diye sordum. Kaşları hemen havaya kalktı. ''Ortalığı dağıtırsın şimdi, yok kuzum. Yorma beni.''

"Dağıtmayacağım, söz." Onu dinlemeyip elime kutulardan birini aldım. Kutuyu sürükleye sürükleye çocuk kitaplarının olduğu yere, iç kısımdaki kitaplığa, gittim. Elimin ulaştığı yere kadar rafları boşaltmaya başladım. "Yardım edersem çabuk biter.''

O günü hatırlıyorum. Mahallelinin bağırışları, annemin adımı haykırışı... Dükkandaki raflar, sehpa, koltuk ne varsa hepsi yanıyordu. Bütün kitaplar kutulardaydı. Alevler henüz onlara sıçramamıştı. Yere devrilmiş olan eski gaz lambasını gördüğümde anlamıştım. Yangın benim yüzümden çıkmıştı. Ben de yangının içindeydim.

''Yine bir yerleri devirdin!'' Düşen kitaplarla beraber dedemin aksi sesini duymam bir oldu. Ellerimi çektim. Onun yanına koşup vardım ve tabureye oturdum. ''Ben bir şey yapmadım dede. Kendi devrildi. Toplarım birazdan.''

''Elleme, kalsın öyle. Hepsi kutulara girecek nasılsa...'' Sıkıntılı bir şekilde eliyle alnını ovuşturuyordu. Aklına bir şey gelir gibi elini çekti. ''Beğendiğin varsa eve giderken al yanına. Bir daha bulamazsın sonra,'' diye mırıldandı.

Omuzlarımı kaldırıp indirdim. Küskün küskün baktım. ''Babam dükkandan kitap götürüyorum diye kızıyor. Aklını bulandırır bunlar diyor. Başıma bilmiş mi kesileceksin, her söylediğimi ikiletecek misin, saygız mı olacaksın diye sinirlendi yine geçen.''

Dedem, babamdan bahsettiğimde keyfi kaçar gibi suratını ekşitti. Beyaz bıyıklarıyla hafif sakalını eliyle çekiştirir gibi okşadı. Babamla anlaşamıyorlardı. Aksi sesini yumuşatarak konuşmaya başladı. "Kitaplar sana ahlak vadetmez, hiçbir şey vadetmez. Sadece okunmayı bekler. Birazcık aklın varsa çıkarılacak dersi kendin bulursun. Baban bunu hiç becerememiş, ne yapsın..."

"Bir dahakine babama böyle söyleyeceğim, güzelmiş!" diyerek güldüm ama sonra vazgeçtim. "Ya da söylemem. Dersem ağzımın ortasına iki tane patlatır."

Dedem gözlerini yorgunca devirdi. Başını salladı. "O zaman elden ayaktan kesilmesini bekle." Onun bu söylediğine gülsem mi gülmesem mi bilemedim. "Dede sahi mi diyorsun yoksa şaka mı yapıyorsun bazen anlamıyorum."

"Ben de..." dedi. Sonra kitapları toparlamaya geri döndü.

•••

Akşam olmasına yakındı. Dedem kitapların çoğunu kutulara koymuştu. Ödevim bittiğinde onun yanına geçtim. Gözüme o zamanlar kocaman gelen dükkanı neredeyse boşalmış görmek garip gelmişti. ''Dede dükkan kapanacak mı gerçekten?'' diye sordum. Bana bakmadan kitapları indirmeye devam etti. Sonra sitem eder gibi başını çevirip yüzüme baktı. ''Sabahtan beridir ne yapıyorum burada? Görmez misin?''

Bu sefer benim de keyfim kaçmıştı. Sokaktan, esnaftan, babamla annemden duyduklarım aklıma geldi. "Öğrencilere parasız çok kitap vermişsin, dükkan ondan batmış. İyilik karın doyurmazmış... Öyle diyorlar. Doğru mu dede?"

Dedem bu dediklerimi işittiğinde elindeki işi bıraktı. Hem şaşkın hem de kızar gibi durup iç çekti. "Kim diyor bunları? Nereden duydun bakayım?''

Tek tek isimlerini sayamazdım. Laf taşıdığım için dedem daha çok kızardı. ''Herkes...'' dedim. Omzumu indirip kaldırdım. Ben üzgün üzgün durunca gelip yanıma eğildi. Elini başıma koydu. ''İnanıyor musun herkese?'' diye sordu.

Dükkanın satılmasını istemiyordum. Burası benim oyun yerimdi, dedemin yeriydi. Hırçın bir şekilde cevap verdim. "İnansam ne olacak? Umursamazsın ki sen." Geriye çekilip ayağa kalktı. Koltuğa doğru yürüdü. "Yaşlıyım diye mi öyle dersin?" Dinlenmek için oturdu.

"Çocuğum ya ben.'' Tabureye geçtim ben de. Kollarımı birbirine doladım. ''Çocuk lafına bakılmaz. Babam öyle diyor." Dükkanın satılmasıyla ilgili kimse bana bir şey dememişti. Fikrimi sormamıştı. Halbuki dedemden sonra burada en çok vakit geçiren bendim. Burası benim de ekmek teknem sayılmaz mıydı?

Dedem arkasına yaslanıp gözlerini uzun uzun yumdu. "Ben en çok çocuk lafına bakarım,'' dedi. ''Çocuklar yalanı bilmez. Aptal ana babalarından öğrenirler." Gözlerini açtığı zaman kara gözlerindeki ıslaklığı gördüm. Nedenini anlamamıştım. ''Dede sıkılırsın sen, duramazsın ki evde. Satmayalım dükkanı. Evde durup ne yapacaksın?''

Yerinden doğruldu. ''Evde kalmayacağım,'' diye karşılık verdi. O kadar sakin o kadar sıradan bir şey gibi demişti ki şaşırmamıştım bile. ''Babanın deyip durduğu bir huzurevi vardı. Oraya giderim belki.'' Dedemin gitmesi, dükkanın satılmasından daha korkunç hissettiriyordu.
''Sen gidersen ben ne olacağım? Ben de sıkılırım ki!'' diye söylendim. Sonra durup düşündüm. Dedemi yalnız bırakamazdım. ''Huzurevine çocukları da alıyorlar mı?'' diye sordum.

Hafifçe güldü. Komik bir şey demedim oysa diye düşünmüştüm. ''Ziyaret için alıyorlardır tabii. Annen ara sıra getirir seni.'' Kalkıp son kalan ufak tefek eşyayla kitapları toparlamak için yeniden kalktı. Ben de kendi kendime mırıldanıyordum. ''Keşke başkalarına yardım etmeseydin. Dükkan o zaman kapanmazdı. Huzurevine gitmezdin... O öğrenciler yüzünden...''

Dedem söylediklerimi duymuş olacak ki konuşmaya başladı. ''Çocukların hepsinin adını hatırlamam. Simalarından tanırım ama onlar beni tanır mı bilmem. Liseleri bittikten sonra hiçbirini görmedim. Hepsi dört yana dağıldı. Belki üniversiteyi bitirmişlerdir.''

Dükkana gecenin o saati neden gitmiştim? Nasıl gitmiştim? Korkudan adım atamıyordum. "Sevgi!!! Kızım!!!" Annemin acı sesi yükseldikçe ağlamak geliyordu içimden. Kara dumanlar ve yakıcı alevler hala arada kabuslarıma giriyor.

Evde herkes uyuyordu. Ben de yatağımdaydım ama gözüme uyku girmiyordu. Aklım hala dükkandaki kitaplardaydı. Dedem söylediğinde keşke birkaç tanesini yanıma alıp eve getirseydim diye düşünüyordum. Yarın babam müşteri getirecekti. Belki de dükkan hemen satılacaktı. Babam ciddi alıcılar bunlar, dükkanı yıkıp ev dikecekler diyordu. Yatağımdan kalktım. Dükkan evimizin hemen karşısındaydı. Kısa bir sürede gidip gelebilirdim. Kimse fark etmezdi.

Ayakkabılığa sessizce vardım. Evin anahtarıyla dükkanın anahtarını yanıma aldım. Kapıdan çıkacakken salondaki vitrinde duran gaz lambası ilgimi çekti. Anneannemindi. Dedem, anneannemin o gaz lambasıyla ışığı uyandırdığını söylerdi ve nasıl kullanıldığını bana öğretmişti. Onu da yanıma alıp evden çıktım. Hava soğuktu. Geceliğim inceydi ve biraz üşümüştüm. Aceleyle dükkanın kapısına koştum. Terliklerim neredeyse ayağımdan fırlayacaktı. Kapının kilidini açıp içeriye attım kendimi.

Işığı yakmadım. Elimdeki gaz lambası yetiyordu. Onu sehpanın üstüne bıraktım. Sonra kutuların başına geçtim. Kitapları karıştırmaya dalıp gittim. Bu yüzden rüzgar yüzünden kapı çarptığında ödüm koptu. Gaz lambasının yere düştüğünü görmemiştim. İtfaiye ne zaman gelmişti bilmiyorum.

İtfayeci amca beni çekip kucağına aldığında bilincim yarı açıktı. Etrafım cehennem yerine benziyordu. Annem çığlık atıp debeleniyordu. Babam onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Bütün mahalle uyanmış yardıma gelmişti. Ambulansa götürülürken dedemi gördüm. Yanıma koşup geldi. İlk defa onu ağlarken görüyordum. Dükkan için üzülüp kahrolduğunu düşündüm. Bana kızacağını sandım. Sonradan anladım dükkana üzüldüğünden değil, kurtulduğuma sevindiğinden ağlıyordu.

O yangının ertesi günü, dedem küle dönen dükkanımıza gitti. Kurtulan eşyalar var mı diye bakmak için... Ben de onun arkasından gittim. Babamın dükkanı satma hayali yok olmuştu. Dedemse ne yapacağını bilmiyordu. Hiç beklemediğimiz o felaketten sonra her şeyin sona erdiğini düşünmüştük ama kara dumanların dağılması bir güneşe ve yakıcı alevlerin sönüşü bir yağmura bakardı. Küllerle dolu yer kapkara yerde dedemle etrafa bakınırken küçük bir kamyonet önümüzde durdu.

Dedem onları müteahhit gönderdi sandı. Bağırdı. ''Ekmek teknem yıkıldı. Yuvam söndü. Buraya ev dikmeye mi geldiniz? Beni yeniden yıkmaya mı geldiniz?'' Bunları söylerken ağlıyordu ama yanılmıştı. Gelenler eskiden mahallede koşturup oynayan çocuklardı. Koca adamlar olmuşlardı. Dedem dikkatli baktığında onları simalarından tanıdı. Yıkmaya değil, onarmaya gelmişlerdi.

''Deden bize bütün dükkanını açtı, çayını paylaştı. Ödevlerde kitapları kullanmamıza izin verdi. Okul çıkışları koşarak buraya gelirdik. Camları siler, kitap dizer, kapının önünü süpürürdük.''

O gün hayatımın en mutlu günlerinden biriydi. Dedemin ise en mutlu günüydü. O zamanlar altı yaşındaydım. Şimdiyse on altı... Dükkan eskisinden daha güzel ve sağlam... Sadece bir kitapçı da değil, kitap-kafe artık ve dedem hala her şeyin başında. Binbir çeşit genç öğrenci gelip gidiyor buradan ve herkes dedemin girişe yazdırdığı sözle karşılanıp yine o sözle uğurlanıyor... ''Birine elini açarsan 'yardım' olur. Birbirimize yardım edip destek olursak da 'birlik'... Unutma, her şey ışığı uyandırmakla başlar...'

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol