Boğaziçi'nin Çocukları

İyilik Haber Merkezi
İyilik Haber Merkezi
18 Mart 2021 Perşembe 15:28
93 Okunma
Boğaziçi'nin Çocukları

BOĞAZİÇİ’NİN ÇOCUKLARI
Bir kişinin neler yapabileceğinin en güzel örneklemelerinden birisidir Fatih Elmalı.Özellikle Boğaziçi Üniversitesindeki kutuplaşmadan sonra sözlerim daha iyi anlaşılacaktır. Kulak verelim Fatih Elmalı’ya!
“Ben Boğaziçi Ekonomi bölümüne 1985 senesinde girdim. Galatasaray Lisesinin son sınıfında okurken burayı bir yaz günü görmeye geldiğimde,“ya ben buraya gelsem ne yapacağım” dedirten bir dönemdi. Dindar bir hanım öğrencinin hiç ortada gözükmemesi bir yana, az sayıda olan dindar oğlan çocuklarının da sağda solda köşede, yurt odalarında namaz kıldığı, seküler öğrencilerin kendileri sarhoş olup lavabolara istifra ederken, bu dindar öğrencilerin lavabolarda abdest almasını “iğreniyoruz” diyerek engellemeye çalıştıkları bir dönemdi. O zamanlar Boğaziçi’ne girebilmek için yabancı dilde yüzde 4 barajı vardı. Bu yüzdelik dilime girmeyenler okula kaydolamıyordu. Dolayısıyla da Boğaziçi çalışkanıyla, tembeliyle yalnız kolejlilerin girdiği, hiçbir imam hatiplinin adımını dahi atamadığı bir yerdi. Bizim girdiğimiz sene ise bu konuyla alakalı dava sonuçlandı, sonraki sene tabii okulun havası peyderpey değişmeye başladı.
Biz gece yurtta kalmıyorduk ama ders aralarından yakınlardaki Nafi Baba Cami’sine çıkmak zor olduğu için büyük yurt odalarını namaz kılmak için kullanırdık. Bu odalarda dindar öğrenciler birlikte kalıyordu.
Nafi Baba Camii’nin kıblesi caddeye paraleldi mesela, komik bir camiydi yani. Biz mezun olduktan sonra güzel bir şekilde yapıldı Nafi Baba. Bir Boğaziçi mezunu olan Murat Ülker yaptırdı. Ondan öncesinde Nafi Baba, insanların cuma namazlarında arka sokaklara taştığı, yolun trafiğe kapandığı, namaz kılanların yola taşmasından “rahatsız olan” birtakım insanların cuma saatinde burada ara ara gerginlik çıkardığı bir camiydi. O küçücük camiye doluşup cami imamı Fikri Hoca’nın coşturucu vaazlarını dinlemek yine de güzeldi. Hisarüstülü teyzelere göre Kuzey Kampüs’ün yerinde eskiden domuz çiftliği varmış.
Ben Boğaziçi’ne buranın insanlarını bilerek girdiğim için mevcut olan mütedeyyin öğrencilere intibak edememek gibi bir problemim hiç olmadı. Bunlar o zaman 30-40 kişilik bir gruptu, çok kalabalık değildi yani. Fetöcüler de henüz ortalarda yoktular. Hakikaten azınlık psikolojisine giren herkes bu ortama bir şekilde entegre oluyordu.
Ben Galatasaray Lisesindeyken birinci sınıfta namaza başladım. Galatasaray’ın ortamı da gaflet noktasında Boğaziçi’nin ortamı ile yarışırdı o zamanlar. Biz lise sondayken yine Boğaziçi’nden bir iki kardeşimizle kolej çalışması diye bir şeye başladık. Hatta hanım öğrencilerin çalışmalarıda bizden üç dört sene sonra gerçekleşti. Bu çalışmanın içine İstanbul’daki Fransız, Alman okulları, Robert Amerikan Lisesi, Şişli Terakki Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi, Galatasaray Lisesi, Kadıköy Anadolu Lisesi hep dahildi. Sonra üniversite hayatım boyunca da bu çalışmaya devam ettim. Yani az çok bildiklerimizi etrafımız aktarmaya o zamanlardan başlamak nasip oldu.  
Sohbet yapıyorduk arkadaşlarımızla, insanları namaza alıştırmaya çalışıyorduk, beraber kampa gidiyorduk. Ben buradan, okuldan çıkıyordum. Galatasaray Lisesine gidiyordum, Cuma namazı çıkışında öğrenci arkadaşlarla ders yapıyorduk. Ya da işte Saint Michel var Saint Joseph var, onların da kapılarına gidip temasa geçebildiğimiz çocuklarla ders yapıyorduk. Mevlam bazen 30 sene sonra o çocuklarla karşılaştırıyor bizleri. “Allah razı olsun” falan diyorlar. İnşallah kolumuza bir bilezik takmışızdır diye hayal ediyoruz biz de. Bizatihi hidayetine böyle vesile olduğumuz insanlar oldu şükür. Hakka davet ile ilgili ilahi emirler bizleri bu yönde yönlendiriyordu.
Kendi ailemin dindarlığı var gibiydi, ama pek yoktu aslında. Belli bir yere gitmek, bir cemaate devamlılığımda hiç olmadı. Sadece o kolej çalışması başlayana kadar din, benim için  birtakım pratiklerden ibaret gibi bir şeydi. Fakat sonra iş ilerledi yani…
İrşad ve tebliğin önemini kavramamla, aslında bir hedef sahibi olmak bana iyi geldi. Boğaziçi’nde siz de yaşıyorsunuz, o insanların arasında olmak da bir vazife. Kimisi öyledir; yani ben mesela hâlâ öğrettikçe öğreniyorum. Ben böyle bir hedef sahibi olmaktan çok istifade ettim. 
“Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz” ( Ankebut 69) ayetinde de olduğu gibi, bu yolda uğraşmaktan Mevlam hidayetini bana lütfetti diye düşünüyorum. Üniversitedeyken, bahsettiğim çalışma vesilesiyle okul dışında daha çok faaliyet gösterdiğim için içeride çok aktif görev almadım mesela. Okulun son senesinde entelektüel anlamda kaliteli okumalar yapılıyordu. Onlardan çok istifade ettik. Bizim peder bu işlere çok sıcak bakmazdı. Lisansta çok çalışkan bir talebe değildim ama masterda sınıfta en iyilerden birisiydim, daha da iştahlanmıştım çünkü. Askere gidince babam “ilmin sonu yok” dedi. Böyle bir mobbingle, iş hayatına girdim öylece. Allah rahmet etsin o da bana iyilik ettiğini düşünüyordu. İşte çalışırken de Bilim ve Sanat Vakfı’na gitmeye çalışıyorum ama iş hayatı o kadar yayılmacı ki kafan eskisi gibi olmuyor, çeperin biraz daralıyor. Vakıfta ders dinliyorum mesela ontoloji, epistemoloji… gibi kelimeler geçiyor, benimse aklımdan işle ilgili konular, hesaplamalar geçiyor. Konfeksiyonculuk yapıyoruz o zaman. İş hayatı kesintisiz bir erozyona sebep oluyor. Allah musibetleriyle de insana rahmet oluyor aslında. 2000 yılında biz iflas ettik. Ben zaten dört tane çok ciddi iş sallantısı geçirdim. Her bir sallantıda bir sureyi ezberledim. İnsan motivasyonu elde ettiği zaman yapabiliyor. Allah’ın lütfu işte.
Bizim ki bir davaydı; merhamet davası! Merhamet Davası’nı dernekleştirme çabamız oldu ama pek başarılı olamadık. Devletin muazzam bürokratik talepleri, dernek işiyle ilgilenen kardeşlerimizi bu işten uzaklaştırdı.. Başta benim başlattığım gayri resmi yardım oluşumuna 2002’den beri çok katılanlar oldu, değişik dönemlerde çok bırakanlar da. Bugün Boğaziçili kızlardan da, oğlanlardan da faaliyetlerimize hâlâ devam edenler var. Merhamet Davası’nın mutfağında takriben 50-100 kişi var. Sadece İstanbul’da 15-20 yerde yaklaşık olarak 3000 aileye, üç haftada bir olmak üzere yıl boyu düzenli erzak yardımı yapıyoruz. Erzak dışında giyecek, yakacak yardımı da yapıyoruz. İhtiyaca binaen çevremizi, eski yeni tanıdıklarımızı yardım yapmaya davet ediyoruz ve bunları gönüllü kişiler vasıtasıyla dağıtıyoruz. Gönüllülerin çoğu Boğaziçi çevresinden olsa da eşten dosttan gelen de oluyor. Çok kurumsal değiliz ama işler daha çok itimatla gidiyor. Bazı öğrenciler mütevazı yardımlar da yapabiliyor, varlık sahibi büyükler daha külliyetli miktarlarda yardımlar da yapabiliyor. Miktarın önemi yok tabii, önemli olan ihlas, samimiyet! İnsan ancak kendine iyilik yapabilir kardeşim, biz mutlaka kendimize yardım etmek zorundayız. Buna muhtacız.
2002’nin yazıydı sanırım, tanıdığım bir abi dedi ki: Kağıthane’ye çok sayıda Çeçen mülteci gelmiş, onlara yardım edelim. Böylece oradaki aileler için kurban kesmekle başladı çalışmalarımız, sonra kışa doğru oradaki yardıma muhtaç Türklerin de varlığının farkına vardık. Orada İzzet Abi vardır, onunla Kağıthane’de bu işi bir sistem içinde yapmaya başladık. Sonra fark ettim ki ben bu işi kendi başıma beceremeyeceğim, ilk internet yoluyla hayra davetimizi yaptık. 15-20 tane fakirin bilgisini vererek “babayiğitler aranıyor” diye mail attım. Müthiş bir rağbet gördü. O ilk maillere mutluluktan ağladığımı hatırlıyorum. Demek ki yalnız değilsin. Yardım skalamızı 2002’de 5 aileden 20 aileye çıkardık. Sabah onda çıkıp, yatsıya kadar dağıtıyorduk. Kağıthane’den sonra Çekmeköy’e gittik, oradan Bağcılar, Alibeyköy… Sonra 2010’a falan geldiğimizde Boğaziçi’nden çocuklar dediler ki biz niye okulumuzun bulunduğu bölge olan Hisarüstü’nde de yapmıyoruz? Onlar tüm sokakları nokta nokta işaretlemişler. Böylece burada da hiçbir yerde olmadığı kadar büyük bir verimle başlamış olduk. Tabii, ilk çocukların o mühendisliklerini işin içine katmaları ile böyle güzel oldu. Aldıkları diplomanın zekatını verdiler. Başlarda çocuklar çekingendiler, bir eve yardım götüreceğimizde beni itiyorlar öne, kapıyı çalıyoruz arkamda duruyorlar. İyilikte çekiniktik. Oysa kötüler o kadar cesurlar ki! Orada da 15-20 aileyle başladık. Zaten bu tür çalışmalar her bölgede genelde böyle az sayıda aileyle başlar.
Derken insanlar işin içine girdi, 2004’te ilk defa bir uçak ile Van’a oradan da minibüsle Siirt’e gittik ve yardımları başlattık. Van ile Siirt arası 5.5 saat, yol ortasında tam teçhizatlı bir manga asker bizi çevirdi. Hayatı İstanbul’da geçmiş bizim gibi şehir çocukları için dağın başında bir manga askerin bize silah doğrultması farklı bir deneyim oldu. O kadar kötü bir dönem değildi, PKK’nın da ateşkes yaptığı dönemlerden biriydi ama yine de güvenlik yokluğunu bizzat yaşamış olduk. Askerlerden biri geldi kimliklerinizi verin dedi, iskambil kağıdı gibi topladı kimliklerimizi. 
Ondan sonra da Doğu, Güneydoğu Anadolu’ya devamlı olarak okul zamanı kıyafet, kırtasiye yardımı yapmaya başladık. Yardımlarda ivme ve artış kazandığımız bir dönem de,  2014’te Suriyeliler’in büyük bir akınla İstanbul’a gelişi ile beraber. Esenler, Yüzyıl, Bağcılar… Esenyurt’a kadar binlerce aileye geceleri yorganlar, battaniyeler ulaştırıyorduk. Millet veriyor biz dağıtıyoruz. Bir de son 2-3 yıldır yurt dışı işleri başladı. Suriye, Irak, Arakan, Yemen, Afrika, Balkanlar… Geçen sene Arakan’a yedi defa gittim. Hiç bilmediğim Afrika’ya inşallah yakında yılın dördüncü ziyaretini yapacağım. Gelecek cuma sabahı Kosova’ya uçacağız. Pazar günü de Tiran, Arnavutluk’tan geri döneceğiz. Bu arada da 2006’da Boğaziçili öğrencilerle grup olarak umre ziyaretine başladık. Böyle böyle derken her sene  Boğaziçi’ndeki çocuklara umre seyahatinde abilik yapar gibi bir durum oldu. 2006’da birtakım top oynadığım çocuklar ile Güneşli’de ilk tefsir dersine başladık. Herhâlde 2007’de de Etiler Yurt’ta başladık. Sonra Boğaziçi’nden beraber umreye gittiğimiz birkaç hanım öğrenci “erkeklere tefsir dersi yapıyorsun da, bize neden yapmıyorsun?” dediler. Boğaziçi’nde hanım öğrencilerle tefsir dersine başladığımız ilk gün benim için muhteşemdir. Ben hayatımda bu kadar Boğaziçili kız öğrenciyi bir arada hiç görmedim. Ciddi söylüyorum. Afalladım. Cami altındaki konferans salonu dopdoluydu. O zaman kızlar için manevi yönden kendilerini besleyebilecekleri pek alternatif de yoktu galiba. İşte o zaman bir yekparelik, homojenlik vardı. Final zamanları bile birazdan sınıfta göreceğimiz kalabalıktan daha kalabalık olurdu. Böyle böyle derken on iki senedir her perşembe günü hanım ve erkek öğrenciler ile ayrı ayrı tefsir dersi yapıyoruz.
E tabii, sen talip olunca bir şeyler görünüyor. Amelde de bilgide de Allah kimin hidayetini dilerse onun kalbini açıyor. Bir safhadaki bir bilginin hakkını verirsen bu sefer başka şeyler açılıyor, ilimde de böyle. Fıkıh usulü nasıl okuyabilirim ki diyorsun, ama bir oturunca bakıyorsun ki onun üstüne hadis usulü de tefsir usulü de eklemişsin. Hepsi senin sebatın oranında geliyor yani. Beni etkilemiştir Vakıa suresinde ne diyor: Üçe ayrılacaksınız;  “ashabü’l-yemin”, “ashabü’l-şimal”, bir de bunlardan ayrı tuttuğu öncüler (sabikûn) var. Onlar Allah’a daha yakındır diyor. 
Ben de öne atılmaktan şimdiye kadar hiçbir zarar görmedim. Günahları ve tembellikleri olan biriyim fakat bu konularda öne atılanlara verilen bereketten çok istifade ettim. Herkese şiddetle tavsiye ederim. Bulunduğunuz her yerde hakkı savunup, hakkı öğrenmek mümkün. Allah kapısını açmış, her şeyi yapmış. Sadece senin adım atmanı, tercih etmeni, öne çıkmanı bekliyor.
İyi bir şey yapmaya gönüllü olduğunda karşına sürekli engeller çıkıyor. İmtihan işte. Bazen bürokratik bir engel de olabiliyor. Fitne, hem sınama anlamına geliyor, hem de kadim dönemde, verilen yüksek ateşle ısıtılan toprak parçasındaki altının ortaya çıkarılması demektir. Yani yüksek ateş ve sıkıntı sonrasında sizdeki iman, takva, yani içinizdeki en değerli şey ortaya çıkabiliyor. Ben bu okulda 7-8 nesil gördüm. Gencecik insanlar hayra ortak olmak istiyorlar ama öğrencilik, iş engel oluyor. Evlendin mi bitti zaten. Kimi de askere gidiyor, buralardan sonra devam ettirebilen nadir oluyor. Cennet de o kadar bedava değil, karşına çıkan birtakım zorluklara rağmen sen Allah’ın davasının peşinde misin? Kimi der ki “dersim var”,  dersim var diyenler, okul bittikten sonra da “işim var” diyecek olanlardır. Ertelenen bir İslami hayat maalesef sonra yaşanamaz hâle geliyor. Allah (c.c) raconu kesmiş tabii ki, O’nun dediği kadar evle de ilgilenmek gerekiyor. Küçümseyecek değiliz ama şehit de evini biraz ihmal eden adam oluyor. Hâlbuki şehide, kendi hanımı ya da patronu penceresinden bakacak olursak, Allah’ın karşılığında cennet vadettiği şehit olmayı ekonomik bir iş gücü kaybı olarak görebilirsin. Hâlbuki Allah diyor ki bütün bu hikâye sizin o makamda derece kazanıp kazanmayacağınızı görmek içindir. Çok mu memnun evdekiler? Çok da değiller ama en memnun olması gerekene öncelik veriyoruz. Öteki tarafı da idare ediyoruz.
Çok güzel bir şey insanlar için fayda üretmeye çalışmak. Çoluğu çocuğu büyütüp aramıza dönenler olacak diye de bekliyoruz. Çok aktif olanlar var kardeşlerimizin arasında, çocuğun biri kucağında biri kolunda. Bunlar bizim kurtulma ihtimallerimiz. Allah’ın fakire rızkını vermesi için sana ihtiyacı yok. Asıl bizim kendi paçamızı kurtarmak için muazzam bir fırsat oluyor bu yardım işleri. Çok güzel bir yol, bu yolda devam inşallah.
Teknolojik cihazların hayatımızda daha aktif yer almasından ötürü ben en çok odaklanma problemi görüyorum gençlerde. Önceki nesillerde kendini bir yere adama, bir şeyin uğruna fedakarlık yapma, bir konuda sebat etme durumları daha fazlaydı sanki. Eskiden siyaset çok revaçtaydı mesela. Eskiden İslam’ın siyasi yönünü araştırıp, bu konuda ilerlemek isteyen çok adam vardı. Şimdiki neslin ise daha çok sivil dertleri var diye gözlemliyorum ben. Belki mevcut iktidarın görüşünden kaynaklı bir rehavet de olabilir. İnsanlara challenge olabilecek pek bir şey kalmadı görünürde. Artık dertler “nasıl iş bulurum, nasıl evlenirim”e döndü biraz. Tabii burada ikisinden birine daha iyi veya kötü denilemez. Herkesin imtihanı farklı sonuçta. Geçmişte siyaset insanları çok bölüyordu, şimdi ise sivil dertler insanları bireyselleştiriyor.
Allah davası paydasında ve parantezinde açıklayabilecekleri her türlü faaliyete katılsınlar istiyorum gençler. Allah davasının adamı olmayan başka davaların adamı olur. Yaptığımız işleri hep Allah’lı hâle getirmemiz lazım. Yaptığımız işlerin bir kısmı kendimize dair imar işleri, bir kısmı da yeryüzüne dair imar işleri olmalı, hepsini de yapmak işte Allah için olmak anlamına geliyor. Allah da o işlerde ihlas ile gidenlere hiç ummadıkları başka kapılar açıyor.
Zeynep Çakır ve Rumeysa Kahveci kardeşlerimizin Fatih Elmalı ile Kervan Dergisi’ndeki röportajından notlar aldık.
Kendinizi önemseyin. Ne diyordu Malik El Şahbaz; “Uyuyan milyonları uyandırmaya bir uyanık yeter!”
Ortak Akıl  Haber Merkezi

Son Güncelleme: 31.03.2021 14:41
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.