MEVLANA’NIN YEDİ ÖĞÜDÜ

Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

Hoşgörülükte deniz gibi ol.

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

 “Hz. Mevlânâ; insan olmanın vasıflarını en  güzel bir biçimde özetlemiş ve her birimizin dikkate alması gereken öğütlerde bulunmuş öyle görünüyor ki bu günleri ta o günlerden öngörmüş gibi.”

Peki bizler bu hale nasıl geldik?

Hz. Mevlânâ,nın altın öğütlerinde işaret ettiği gibi iyi bir insan olmak yerine raydan çıkmış, insanlıktan nasibini almamış kişilere nasıl dönüşüverdik, bu kadar nasıl yozlaşabildik, nerede bizim manevi değerlerimiz, nerede bizim örf ve adetlerimiz?

Günümüzde kimsenin kimseye tahammülü kalmamış, hoşgörüsüzlük hat safhada. Etrafımıza şöyle bir baktığımızda asık suratlı, mutsuz ve her an patlamaya hazır pimi çekilmiş bir bomba şeklinde dolaşan asabi insanların sayısı giderek artmakta.

Bir fincan kahvenin kırk yıl boyunca hatırı vardır diyoruz ya hani hep, sadece sözde değilde pratikte de bu böyle olmalı eskiden olduğu gibi. Bizler eskiden paylaşmasını seven insanlardık, komşu hakkı diye bir şey vardı.  

O gün evimizde ne pişirildiyse bir tabakta komşumuza götürülürdü zira kokusu komşuya kadar giderdi. Ertesi gün tabağın içi dolu olarak geri dönerken boş göndermek ayıp olarak kabul edilirdi.

İçi kan ağlasa da yüzünden gülümsemeyi ihmal etmeyen komşularımız vardı.

Ama biz anlardık, vardı bir derdi diye düşünürken kendi kendimize yarasına merhem olamadığımız için komşunun derdi bize de dert olurdu gün boyunca.

Hatta şöyle de bir atasözümüz vardır: 

Komşu komşunun külüne muhtaçtır..!

ihtiyaç duyulduğu her anda komşularımız yanında olurduk.

Şimdilerde aynı binalarda oturmamıza rağmen komşularımızla karşılaşmaktan kaçınıyoruz, asansörde selam vermemek için elimizdeki esiri olduğumuz telefonlarla oyalanıyoruz göstermelik.

 “Akrabalarımız hatta ailemizden birileri aradığında telefonu duymamazlıktan, mesajları görmemezlikten gelmemiz de ayrı bir facia.”

Elbette şu gerçekleri inkar edemeyiz: Günümüzün yaşam koşullarının eskiye nazaran daha bir ağırlaşmış olması ve yaşadıkları problemlerden dolayı insanlar olumsuz bir şekilde değişime uğramaktadırlar.

Hani hep şöyle sorarız ya, dilimize pelesenk olmuş bir cümle vardır: Nerede o eski ramazanlar, nerede o eski bayramlar? 

Sadece eskide kalan manevi değerleri olan ramazanlar ve bayramlar mı, peki ya nerede o eski insanlar, o iyi insanlar? O güzel insanlar, halden anlayan, her ne olursa olsun yüzü gülen umutsuzluğa hiç düşmeyen içindeki umuda tohum eken günü gelince çiçek açan insanlar. Sevgisini karşılık beklemeden cömertçe harcamaktan çekinmeyen, hayata hep güzel bakan insanlar; neredesiniz? Bırakın yan komşuyu mahallemizde bir cenaze olduğunda  bile saygımızdan ne televizyonu ne de radyoyu açardık, cenazesi olan komşumuza yemek yapıp götürürdü annelerimiz. 

Eskiden bir mahalle kültürümüz vardı bizim, herkes birbirini tanıyor olup yolda karşılaştıklarında insanlar birbirlerine selam verip hal hatır sorarlardı. Esnaf camiye, namaza giderken dükkanının kapısına sadece not asar, kapıları kilitleme zahmetine girilmezdi çoğu zaman. Çocuklar tüm gün sokaklarda oynar acıktıklarında yarım ekmek arası zeytin,  peyniri  büyük bir iştahla yerler sonrasında oyunlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi. 

Çocukların; hem bedenen hemde zihinsel gelişimini sağlayan unutulmuş oyunlar başlıca şunlardır: Körebe, seksek, misket, beş taş ve yakar top vb. 

Otomatik yarış arabaları, bilgisayar oyunu Süper Mario, Tetris, video oyunları yoktu. Çocuklar; hallerinden memnun, mutluydular. 

Siyah önlükleri vardı, kızların beyaz dantelli; erkeklerinse yine beyaz kumaştan yakaları olurdu. 

Çocuklar güven içinde okula gidip gelirler akşamları uykudan önce izlenir sonra yatılırdı. Bayramlardan birkaç gün önce komşular bir araya gelir tepsi tepsi baklavalar açılır, börekler yapılırdı. 

Arefe günü mahallenin fırınında pişirilir, bayramda gelen misafirlere ikram edilirdi bol tereyağlı, bol cevizli baklavalar. O eski güzel günlerde kuzine sobalarımız vardı, üzerinde yemek pişirilen, su ısıtılan, zaman zaman da kestane pişirdiğimiz, güzel koksun diye portakal kabuğunu koyduğumuz sobanın yanı başında edilirdi sıcak sohbetler, dışarıda lapa lapa yağan kar hiç üşütmezdi. O, kestanelerin tadı yok şimdilerde ve ne güzel kokardı portakal kabukları. 

Yazları; mahalleler arası seyyar dondurmacılar gezer, sadece kakaolu ve kremalı olurdu bazen de limonlu külahta bir iki top dondurma mutlu ederdi biz çocukları. Rahmetli Barış Manço’nun şarkısında söylediği gibi domates, biber, patlıcan sesini duyardık seyyar satıcının megafonundan. 

Kimse mahalledeki hayvanlara zarar vermez bilakis herkes onlara sahip çıkar beslerdi, bir kap süte ekmek doğranırdı. 

Yaşlılara saygıda kusur edilmez, bayramların dışında da ziyaret edilir hâl hatırları sorulur ihtiyaçları karşılanırken duaları alınırdı. Velhasıl: Nerede o eski güzel günler, nerede o güzel insanlar, nereye gittiler? Günümüz insanı teknolojinin esiri olmuş herkesin elinde bir akıllı telefon, tablet bilgisayar sürekli internette gezinti ve sürekli açık televizyonlar. Kimse kimsenin umrunda değil, çoğu zaman menfaate dayalı ilişkiler, günü birlik beraberlikler, aşktan, sevgiden uzak bihaber insanlar. Gençlerde ise bir batı özentisi almış başını gidiyor, kendi örf ve adetlerimizden uzak bir yaşam tarzı onlara cazip gelirken bizler onların konuştukları dili anlamakta güçlük çekerken yine onlar Türkçeyi katletmekten hiç çekinmiyorlar..! Kendi sokağımızda arkamıza bakmadan yürüyemez bir hale gelirken herkes birbirinin yüzüne adeta nefret eder gibi bakıyor. Kimsenin kimseye en ufak bir faydası olmadığı gibi göz göze gelmekten dahi çekinir bir haldeyiz. En ufak bir olayda silahlar çekiliyor, bıçaklar savruluyor, gözünün üstünde kaşın var demek büyük bir cesaret istiyor. Bırakın hayvana bir lokma ekmek vermeyi kaldırımda yatan köpeğe, kediye tekme atıp geçiliyor. 

Ne oldu da bizler bu kadar tahammülsüz olduk, ne oldu da  dejenere bir toplum haline dönüştük, ne oldu da insanlıktan çıktık dersiniz, nerede bizim o eski güzel insanlarımız?

 Zaman zaman insan olmanın özellikleri, vasıfları nelerdir diye düşünüyorum. 

“Sözlük şöyle diyor: İnsan; memelilerden olup, iki eli, iki ayağı bulunan, iki ayak üzerinde dik bir biçimde dolaşan, aklı ve düşünme yeteneği olan, dille, sözle anlaşan, en gelişmiş canlı sayılan yaratık!”

“DÜŞÜNME YETENEĞİ OLAN, DİLLE,SÖZLE ANLAŞAN, EN GELİŞMİŞ CANLI!” 

“BUNUN ÜZERİNE NE SÖYLENEBİLİR Kİ?

SANIRIM BAŞKA SÖZE GEREK KALMIYOR.”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.