Bütün gün bir şeyler yazıp duruyorum önümdeki yığının üzerinde kâğıtlara. Bunun yanı sıra küçük bir defterde günlük yazmaya başladım. Pek dikkat çekecek bir şey değil. Fazla da bir öneminin olmadığını düşünüyorum. Günde iki veya üç paragraflık kısa bölümler. Buradakilerin bana karşı nasıl bir tutum sergilediklerini, o günün yemeğini, bir de hava durumunu yazıyordum. Bazen de gazeteden okuyup aklıma takılan bir olayı... Geçenlerde bir göz attım da oda arkadaşım Nuri’nin Almanya'daki oğlunun kızının ve torunlarının, onu bir zamanlar huzurevine bırakırken konuştuklarını not olarak yazmıştım. Aslında yazan sadece "Senin iyiliğin için” lakin bu kelime beni günlerdir uykumu kaçırmama yetmişti.

Yalnız başına bir ihtiyar olduğu için oğlu onu tek bırakmak istemiyormuş. Doğrusu tek başına yaşayabilecek de bir adam değil bu Nuri. O zamanlar sol bacağı seğiriyormuş ve sinüzitiyle bir savaş halindeymiş. Huzurevine bırakılmadan iki yıl öncesine kadar da karısı yaşıyormuş. Çok vefalı bir insanmış. Hayatımdaki en büyük ziynetim oydu diyordu. O yaşıyorken keder bana hiç ilişmiyordu. Böyle ağacından kopmuş kuru bir yaprak gibi savrulmuyordum en azından.

Altı ay Türkiye'de altı ayda Almanya'da durmuş bir yıl boyunca. Bazen huysuzluk çıkarttığımın farkındayım fakat bunun önüne geçmek elimden gelmiyor. Türkiye'ye geldiğimde küçük kızımın yanında kalıyordum. Damadın da beni pek istediğini sanmıyorum. Sonuçta yürüyen yaşlı bir et, en ağır yüktür bilirsin. İnsan nefesi ağır olur.

Zavallı adamcağızın gözleri doldu bunları anlattıkça. Mazi bir bir canlanıverdi ihtiyar gözlerimde. Sesi titreyerek devam etti anlatmaya;

“ Evimizin alt tarafında doruğun bittiği yerde köklerini yeraltı sularıyla beslenen kocaman bir hayıt ağacı vardı. Köyün şu anda kullanılmayan merkez okulunun diğer tarafında, ufak bir hendek girişinden başlayan küçük nehir, suyunu iki üç tepenin ardına gizlenen kanyona doğru taşırdı. Komşumuz yoktu ve üst tarafı meşe ağaçlarının egemen olduğu kocaman bir ormanlıktı. Orada ızgara çevirmek, hamakta dakikalarca uzanıp karayelin uğultusunu dinlemek çok tatlıdır. Kışları kardeşime bıraktığım tayımı koca bir yıl özleyip duruyordum. Altı kez haziran ve temmuz geçirmiştik onunla. Uysal ve güzel bir hayvandı, adını karım, “Uğur” koymuştu. Şans  buya son nefsimi vereceğim hastanenin de adı Uğur. Tesadüfler bazen gerçekten çok acımasız oluyor.   Her neyse atımın beni çok sevdiğine inanırdım. Ben atların duygusunun olduğuna inanan bir insanım. Hayıt ağacının dibinde ayaklarımı nehre uzatır, dudağımın köşesine de nehrin yamacından topladığım kamışı yerleştirirdim. Tayım da benimle beraber uzanırdı, ona yaslanır gençliğimde yaptığım gardiyanlık mesleğinde yaşadıklarımı anlatırdım.

Dedem seyislik yapmıştır yıllar boyu. Vefat edince de babama, babamdan sonra da kardeşime geçmiş bu meslek. Ben de çocukluğumda mandıralarda büyüdüğüm için bir haz hâline gelmişti atçılık. Yani sağda solda veyahut TV’de duyup ta edindiğim bir hayranlık değil bu. Benim çocukluğumdu o mübarek hayvanlar. Gardiyan değil de seyislik yapsaymışım belki de bu kadar savuramazdı hayat. En azından kardeşim gibi köyde bir mandıram olurdu.

Bir yaz günü aile boyu hamaktaki yemek masamızı çevrelemiştik. Tam altı tane torunum vardı. Almanya'da dört Türkiye de ise iki tane. Ya şaka değil bunlar, çok kalabalık bir ailem var. Gelmiyorlar bakma. Kızım bu arada bir mobilyacıyla evliydi. İzmir’de yaşıyordu. Çocukları da ortaokulun sonlarındaydı.

Birbirlerine bakıp telaşla bir şey söylemeye çalıştıkları belli oluyordu. Ben fark etmiştim ama önümdeki tabaktan kafamı kaldırmıyordum. Sanırım çekinmiştim, sessiz sedasız kavurmamı yiyordum. Büyük oğlumun öncülüğünde vermişlerdi, kendilerine göre iyiliğim için olan kararı.

Ellerini masaya koyup tıpkı ciddi bir toplantıda konuşacak bir stajyer edasında, heyecanlı ve ne diyeceğini bilmeyen telaşlı bir tavrı vardı. Terli parmaklarını birbirine geçirmiş, karısına, kızıma damadıma ve çocuklara bakıyordu. Hepsi de başlarını oynatıp onaylamıştı fikrimce. Ben ise hiçbir şeyin farkında değil gibi hâlâ tabağımdaki kavurmayı yemekle meşguldüm.

“Baba seninle konuşmamız gereken çok önemli bir konu var.”dedi benim büyük oğlan.

Bunu diyeceğini bekliyordum elbet: “Tabii oğlum. Bir fenalık yoktur inşallah” dedim.

Kavurmamı daha bir hızlı yemeye başladım. Kaşık ve çatal elimde titriyordu, yine onlara bakmıyordum. Çok heyecanlanmıştım Âdem oğlum. Yaşlı kalbime keskin bir sancı oturmuştu. Bilirsin ya işte; insan duymak istemeyeceği kelimenin eşiğine geldiğinde hep böyle olur.

“Baba biz oturup bir kararda bulunduk. Bu karar tamamen senin iyiliğin için.’’ dedi bu büyüğü. O vakit bir bityeniği var dedim içimden zaten. Senin iyiliğin için diyerek lafa başlıyorsa bir adam orada hemen mana ararım arkadaş ben.            

 ’’ İstanbul’da bir arkadaşım huzurevinin müdürü. Beni çok sever, ben de onu severim. Babası Almanya'da bizim komşumuz. Sana çok iyi davranacaklarının teminatını bana verdi. Biz yazları köye gelirken seni alacağız. Bizi yanlış anlama bu tamamen senin iyiliğin için, huzur bulman için.” Bir de o Alman lehçesiyle kibar kibar konuştu ya böyle, oda asabımı bozdu ya neyse.

Sonra Âdem, yıllarca içinde birikmiş de o saniye vücudundan atıp rahatlamış gibi bir “Ohh” çekti. Bunu güya sessiz yaptı ama ben duydum tabi.

O saniye, ben cevap bile vermeden kızım atıldı:

“Baba çocuklar zaten kafanı iyice şişiriyordu, kafa dinlersin. Hem biz sık sık ziyaretine geleceğiz dimi Adnan?” O kalas damat afalladı ilk söz ona geçince:

“Tabii ki hayatım” diyerek bir lokma attı ağzına. Ama gözü cirit atıyordu etrafta, benden gayrı her yere uzanıyordu. Sözüm ona mahcupluktan gözünü kaçırıyordu Gerçi o masada torunlarım haricindekilerin hepsi kaçırıyordu.

Ne denirdi ki Âdem? İnsanın bir başkasına yük olması zarardır ömre. Vallahi diyorum o an sadece şunu düşündüm:

“Biz onları büyüttüğümüzde her birinin ayrı bir odası olurdu. Bu büyük oğlan okumayı severdi, her hafta kitap alırdı. İsteyip de almadığım bir kitap bile olmamıştır. Hele kızım?               

O da çok süslü bir kızçeydi. Kıt kanat kazandığım memur maaşımla ona kadifeli, çanlı elbiseler alırdım. Yaptıklarımı başa kakar gibi dillendirmiyorum bunları yanlış anlama beni şimdi. Bunlar en basit olanlar. Bilirsin ya işte, insan sevdiklerine karşı üzüldüğünde ona yaptığı iyilikleri düşünür böyle durumlarda. Onların mutluluğu için yıllarca çırpındım, çabaladım, peki ya şimdi? İki çocuğum kırk kilo kalmış bir ihtiyarı başlarından salmak niyetine düştüler...

Sonunda tabağımdan kafamı kaldırdım. Her birinin suratına ağır ağır baktım. Titremem durmamıştı daha.

“Siz en iyisini bilirsiniz çocuklar, cenazemde görüşürüz!” dedim ve patlattım bombayı. İlk bir afalladılar bunlar bir kaç saniye. Eminim ki her şeyi düşünmüşlerdir ama bunu diyeceğimi akıllarından bile geçirmemişlerdir. Büyük oğlan atıldı hemen: “O nasıl söz baba Allah aşkına?"

Hayretler içinde bakmaya devam ettiler, ciddi olup olmadığımı anlamak için çehremi iyice bir süzdüler. Damadım Adnan konuştu bu sefer:                                                                                         

“Baba öyle şey olur mu biz sık sık geleceğiz ziyaretine.”

Kaşığımı yavaşça bıraktım. Huzurevinden çok bu damadın konuşması bana batıyordu. “Öyle olsun bakalım’’ dedim, sonra kalktım gittim sofradan. Yavaşça oradan uzaklaştım. Şu sana bahsettiğim hayıt ağacına doğru yürümeye başladım. Tayım Uğur oradaymış da beni bekliyormuş gibi düşündüm oraya giderken.

Eskilerde olduğu gibi nehrin bitişiğindeki kamışı kopardım ve dudağımın köşesine iliştirdim. Tepemde yine deli rüzgârların uğultusu vardı. Uğur'a o kadar ihtiyacım vardı ki. Şu an ona yaslanıp içinde bulunup da sıyrılamadığım bu ruh daralmasının sebebini anlatıp rahatlayabilirdim belki de… Böyle bir şansım olsaydı eğer Âdem, ne kadar yemin varsa edeyim dünyanın hiçbir ziynetine değişmezdim, inan bana asla değişmezdim.

Meşenin yamacına kurulup bacaklarımı uzattım, sol bacağım yine seğiriyordu. Kendimi tutamadım, Uğur'un olmamasına mı, çocuklarımın benden kurtulmak istedikleri için mi bilmiyorum, tek bildiğim gözyaşlarıma engel olamayacak kadar canımın yanmasıydı. İhtiyarlayınca gerçekten çok duygusal oluyor insan.

Birkaç dakika sonra duruldum ve az önce konuşulanları dizginledim beynimde. Kendi kendime konuşmaya başladım:

“Onlar benim iyiliğim için istiyorlarmış huzurevine gitmemi, bunda ne fenalık var ki? Belki beklediğim gibi bir yer değildir. Hem daha ne kadar yaşayacaksın ki cingöz Nuri? Çocuklar babalarının kötülüğünü istemezler hem, neden bu kadar üzülüyorsun? Benim iyiliğim içinmiş her şey ya hu, benim iyiliğim için...”

Bu kelime beynimde yankılandı durdu bir süre. Ardı ardına dizilmiş dağları seyrettim ‘Ah Nuri’’ dedim. ‘’Bu canını yediğim çayırı bile solmadı daha, burada geçti çocukluğun, ne ara bu durumlara düştün sen.’’ Kendime gülmedim de değil tabi. Ama çok şaşırıyordum Âdem çok şaşırıyordum; esen deli rüzgârların sesi, nehrin yamacındaki o kamışın tadı bile aynıydı. “Ben ne ara onca sayıyı bıraktım da ardımda, çocuklarım benden kurtulmak istedi?” Aklım havsalam almadı. Bir de o buhrana aklıma gelene bak şimdi;                                                                       

“Her şey benim iyiliğim içinmiş ya. Ne demiştim sana Âdem az önce? İnsan nefesi en ağır yüktür demiştim değil mi?               

 “Evet” dedim çekinerek.                                                                                                                         

‘’İnsan yürüyen, konuşan, hastalıklı, yaşlı bir nefesten kurtulmanın yolunu bulduğunda, genel olarak böyle söylemezler mi?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.