Haset

Haset kelimesinin anlamı: Başkalarının sahip olduğu maddi ve manevi imkânlarını çekememezlik sendromu anlamına gelmektedir. Duygu ve niyet meselesi olan haset, Kuran-ı Kerim'de sureler ile vurgulanmaktadır.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Hasetten kaçının. Çünkü o, ateşin odunu -râvi dedi ki: Veya kuru otu- yiyip tükettiği gibi, bütün hayırları yer tüketir.”(Ebu Dâvud, Edeb 52, (4903))

Kıskançlık ve Haset

Çoğu kaynakta: Kıskançlık ve hasetin benzer hisler olduğu anlatılır.

Kıskançlık ve haset daima karıştırılan iki ayrı kavramdır. Kıskançlık ve haset; kavramsal olarak aralarında büyük farklılıklar barındırır; hasette şu var muhtemelen: Karşı taraftaki insana verilen bir takım nimetler veya kendi kazancı ya da farklı biçimlerde kazanılan mal mülkün (zenginlik) yanı sıra eğitim, şöhret, mevki, makam, gibi edinilmiş iyi kazanımların devamında sağlık, güzellik, ailenin yanı sıra toplum içinde sevilme gibi vb. durumlardır. Haset eden kişi tüm bunlara sahip değilse veya bir kısmı ona verilmiş olup ve daha fazlasını istemesine rağmen sahip olamıyor ve elindekilerle mutlu olmayı bilmiyor olup şükür etmiyor az ile yetinmiyor ise başkalarına haset içindedir.

İnsan elindeki mevcut değerlerle yetinip mutlu olmasını bilmelidir kişiye varlıkları yetersiz geliyorsa o halde kendisinin olmayan bir takım nimetlere başkalarının sahip olması sonucunda hasetlik, çekememezlik girdabının içine düşmüştür ve görünen o ki haset eden kişi oldukça rahatsız edici bir kalp hastalığına yakalanmıştır.

Hasetlik besleyen kişi mutsuz bir insandır, kendi kendini yer ve acı çekerken büyük bir ıstırap içindedir.

Haset eden insanın isteği ve arzusu, haset duyduğu kişinin mutsuzluğa düşmesi elinde olan imkanların yok olması ve o kişiden sahip olduğu varlıklarının, imkanlarının gitmesinin dileği içindedir.

Daha doğrusu şöyle dersek isabetli olacaktır: Haset eden insan haset duyduğu insanın maddi manevi kayıplara uğramasını arzularken bir beklenti içine girer.

Allah ü Teâlâ (c.c.), bir Müslüman’a herhangi bir nimet bahşettiği zaman, bir diğer Müslüman bahşedilen o nimetin yok olmasını veya onda olmayıp kendinde olmasını isterse, haset ve kıskançlık etmiş olur.

Haset; insanı isyan etmeye kadar götürür.

İsyan eden insan günaha girerken Allah’ın rahmetinden uzaklaşır ve bu sebeplerden ötürü Allah’a karşı da gelmiş olur ve imanı tehlikeye girer.

Haset sahibinin duyguları zamanla körelir merhametten uzak kendi hırslarının esiri olurken uzun vadede üzüntü ve keder yaşar.

Çoğu zaman hasetlik eden kişi kendi sonunu dahi getirebilir.

Hasetten kurtuluş yolları ise şöyledir: Haset sahibi insanın en başta nefsini terbiye etmesi şarttır bunu içinde takva ehli olmak, nefsini dizginlemek, tevazu sahibi olmaktır.

Her büyük günah sonrası gibi Allah’a tövbe etmek, Allah’tan af dilenmek, iyi ameller işlemek Vb. fiillerde bulunmaktır.


Kıskançlık

Kıskançlığın en patolojik formu othello sendromudur.

Othello sendromu (patolojik kıskançlık) elinde olan bir şeyi kaybetme korkusu üzerine kurulu kıskançlık ve buna bağlı olarak olumsuz bir şekilde karşı tarafı rahatsız edici hal ve tavırlar sergilemektir.

Kıskançlık doğuştan değil, sonradan öğrenilen ve birçok insanı etkileyen, rahatsız edici bir duygudur.

Kıskançlık özgüven eksikliği ve yetersizlik duygusundan ortaya çıkan bir rahatsızlıktır oysaki kalbin hastalıklarından biri olan haset, bir kimsenin elindeki malın mülkün, varlıklarının yok olmasını istemektir.
İnsanın güzel hisselerini körelten ve insanı günaha iten haset, İslam'ın şiddetle yasakladığı, kişinin hem dünyada, hem de ahirette felâkete uğramasına sebep olan bir duygudur.

Haset için şöyle bir tanımda yapabiliriz: ‘Çekememezlik.’ Haset: Başkalarına karşı duyulan hazımsızlıktan, çekememezlikten ortaya çıkan olumsuz bir duygudur.

Allah ü Teâlâ (c.c.), bir Müslüman’a herhangi bir nimet bahşettiği zaman, bir diğer Müslüman bahşedilen o nimetin yok olmasını veya onda olmayıp kendinde olmasını isterse, haset etmiş ve kıskançlık etmiş olur.

Yoksa Allah’ın lütuf ve ihsanından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar? Hiç şüphesiz biz, İbrahim ailesine Kitap ve hikmet verdik. Ve onlara büyük bir mülk verdik. (4/Nîsa 54)

 
HÂBİL ve KÂBİL

ÂDEM
Semavî kitaplara göre ilk insan ve ilk peygamber.

HAVVÂ
İlk kadın, Hz. Âdem’in zevcesi ve insan neslinin annesi.

Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’nın ilk iki oğlu.
Hâbil;  İslâmî kaynaklarda Hâbil olarak zikredilen kelimenin aslı İbrânîce Hebel’dir (Hevel) ve etimolojisi tartışmalıdır.

Kabil; İslâmî kaynaklarda Kabil olarak geçen kelimenin aslı ise, Tevrat’ın Türkçe tercümesinde Kain şeklinde belirtilmekle birlikte İbrânîce’de Ḳâyin’dir.

Hz. Âdem Kâbe'yi ziyaret için Mekke'ye gitmeyi düşünüyordu. Yola çıkmadan önce oğlu Hâbil'i (veya çocuklarını) semanın, yerin ve dağların himayesine bırakmak istedi; fakat onlar kabul etmediler. Bunun üzerine Hâbil'in korunmasını Kâbil'den isteyince o bunu kabul etti. Bu rivayeti nakledenler, "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik; onu yüklenmekten kaçındılar, sorumluluğundan korktular; fakat onu insan yüklendi; çünkü o çok zalim, çok cahildir" (el-Ahzâb 33/72) meâlindeki âyetten maksadın bu hadise, emaneti yüklenen insanın ise Kâbil olduğunu söylerler.

Hz. Âdem gidince Kâbil Hâbil'e, "Seni öldüreceğim, çünkü Allah senin kurbanını kabul etti, benimkini kabul etmedi; üstelik sen benim güzel ikizimle de evleneceksin" dedi. Hâbil ise bunda kendisinin bir suçu olmadığını, Allah'ın ancak müttakilerin takdimesini kabul ettiğini, yine de öldürmeye kararlı ise kendisine karşılık vermeyeceğini söyledi ve kardeşinin yanından kaçtı. Kâbil onu aramaya koyuldu. Nihayet bir gün Hâbil uyurken Kâbil onu buldu ve bir taşla başına vurarak yirmi yaşındaki kardeşini öldürdü. Bir rivayete göre Kâbil kardeşini nasıl öldüreceğini bilemediğinden İblîs bir kuşun başını taşla ezmek suretiyle ona yol gösterir. Ayrıca Kâbil, kardeşi ilk öldürülen insan olduğu için cesedi ne yapacağını bilemez; onu yırtıcı hayvanlardan korumak için bir torba içine koyarak bir yıl boyunca taşır. Sonunda Allah iki karga gönderir.

Birbirine hücum eden iki kargadan biri diğerini öldürür ve toprağa gömer.

Bunu gören Kâbil, "Yazık bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini bile gömemedim!" der.

Kâbil Hâbil'i öldürünce yeryüzü yedi gün boyunca sallanır ve daha sonra toprak Hâbil'in kanını emer.

Allah Kâbil'e, "Kardeşin Hâbil nerede?" diye sorar; Kâbil, "Bilmiyorum, ben onun bekçisi değilim" der. Bunun üzerine Allah, "Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor; kardeşini niçin öldürdün?" der; Kâbil de, "Eğer onu öldürdüysem kanı nerede?" diye karşılık verir. Bundan sonra Allah yeryüzüne kan emmeyi yasaklar.

İnsanlık tarihinin ilk kardeş katlini gerçekleştiren ve bir peygamberin iki oğlundan birisi olan Kâbil'i bu eyleme sürükleyen etkenin haset olduğunu düşündüğümüzde kin ve düşmanlığın temelinde yatan duygunun haset olduğunu fark ederiz. Kâbil kardeşi Hâbil’i öldürmeye karar verdiğinde iyi kalpli kardeşinin tarihe altın harflerle yazılacak olan o müthiş ifadesiyle karşılaşmıştı. Hâbil dedi ki:

'Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatamam, çünkü ben âlemlerin rabbi olan Allahtan korkarım.’ Bu müthiş ifadesi Allah’ın hoşuna gitmiş ve Kur'an'a nakletmiştir.

İyi insanların kaderlerini veciz bir biçimde ifade eden bu ayet Kâbil ruhlu katillerin kulağında kıyamete kadar yankılanmaya devam edecektir. Ancak onların gözlerini kör eden hırs ve haset illetinden kulakları sağırlaşmıştır. Gözlerine inen perdelerden dolayı gözleri kör olmuştur ve bu sebeplerden dolayı mazlumların ne masum hallerini görürler ne de cılız seslerini işitirler.

Mazlumların kulağında kıyamete kadar yankılanmaya devam edecek olan tek ses ise:  İlk katlin sembolü haline gelen  ‘Kâbil’in kesinlikle seni öldüreceğim' sözü olacaktır. Muhtemelen Kâbil'i kardeşi Hâbil’e karşı gayrete getiren hırs ve haset duygusu idi.

İlk çağlardan beri nimet bolluğu içinde yaşayan ülkelerin kendine yakın veya dünyanın en uzak bir yerinde okyanus ötesindeki güçsüz olan ülkelerin kaynaklarından yararlanmak için onları sömürgeleştirmesi, yer altı ve yer üstü bütün kaynaklarının haksızca soyulması, el koyulması.

Sömürgeciler, kendilerini sömürdükleri insanlardan daha üstün görürler ve sahip oldukları kaynakların kendi hakları olduklarına inanırlar.

Haset; bir ahlak sorunudur.

Bu ahlak sorununun doğurduğu sonuçlar ise: İnsanlık tarihinde utanç verici olayların sayfalarca yazılmış olmasıdır.

İnsan denilen bu meçhul varlığın haris oluşu gayri ahlâki denilen bütün davranış ve eylemlerinin temelinde yatan haset duygusunu ortaya çıkartmıştır; neticesinde savaşlar meydana gelmiş ve insanlık tarihi kan deryasına dönmüştür.

Yukarıda mevzu bahis edilen gayri ahlâki güdülerin, yeni dünyada sadece tarzını ve görüntüsünü değiştirmiş ve emperyalizm canavarıyla üçüncü dünya ülkelerini bütün yönleriyle sistemli bir şekilde sömürmeye devam etmektedir.

Bu canavar kendi menfaati için hiçbir dünya görüşünü, dini, etnik, hukuki ve siyasal görüşü engel tanımadan kanla beslenen bir vampirdir çünkü bildiğimiz anlamda meşru zemine oturtulan bütün evrensel dinler her zaman ahlâki ve iyi olana yönlendirme çabasında olmuştur. Fakat "Hırs ve Haset" denilen bu ikili illet devreye girince ortada ne din ne iman kalmayacağı gibi, bu zihniyetin devamcıları da daha somut anlamda “Hırs, Haset ve Kan” dökme dinine mensup olanlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Bu iki menfi duygular kontrol edilmediğinde güçlü olan güçsüzü ezecek, adalet yerine zulüm düzeni istikrar bulacaktır.

Hâbiller ve Kâbiller var olmaya devam edecektir. Aslında insan denilen varlığın iyi olanla kendini ıslah etme çabasını terkedip yerine nefsin heva ve isteklerini merkeze aldığı bir hayat tarzını benimsediğinde adaletin yerini zulmün düzenini ikame etmekte ve hızlı bir ölüm makinesine dönüşmektedir.
Hatta daha da ileri gidilecek olunursa tanrılık iddiasında bulunmaktadırlar.

Nitekim tarihte Naramsinler, Ramsesler vb. karakterlerin yeri geldiğinde ilahlık iddiasında bulunmaktan geri durmamışlardır.

Bu yüzden Kuran'da şems suresi 9-10 ayetlerde " Nefsini (özünü )arındıran, kurtuluşa ermiştir.
Nefsini karanlığa gömen ise kayıptadır.

“Kültürümüzde bu gerçekler kendisini nefsini bilen Rabbini bilir " öz ifadesiyle anlam kazanmıştır.

Nitekim 21. yüzyıla geldiğimiz bu asırda teknolojide bilim ve sanayide ilerlediğimiz ve çağın neredeyse bütün teknolojik araçlarını kullandığımız halde hâlâ insanlık olarak şükretmeyi öğrenemediğimizi, tahammül sınırlarımızı aşarak ve ele avuca sığmaz sebeplerimiz nedeniyle Kâbil’in misyonunu sürdürdüğümüz acı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Bu çağın insanı kendini medeni olarak ifade etmeye çalışsa da avcı toplayıcı insan grupları kadar bir medeniyet seviyesine ulaşmamıştır.

Bunun en somut örneği kan gölüne dönen Ortadoğu coğrafyasıdır.

Belki de acımasız ve ruhsuz bombaların altında parçalan körpe canların ahları ve gözyaşları bize cehennem tufanı olarak geri dönecektir.

Modern insan bir kez daha imtihanını başarıyla geçememiş ve sınıfta kalmıştır.

Hâbil ve Kâbil (Haset)

Tanah'a göre, Kâbil kardeşi Hâbil’i haset ettiğinden dolayı ona karşı kin ve nefret beslemiş olup kardeşinin ölümüne sebep hasetlik duygularına yenilmiş ve kardeşini öldürerek insanlık tarihindeki ilk cinayeti işlemiştir. Evet; ne yazık ki ilk cinayet ve ilk kardeşkanı toprağa düşmüştür.

“Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden!” (113/Felak 5)

“Hasetten sakının. Çünkü ateşin odunu yakıp tükettiği gibi haset de iyi amelleri yakar, bitirir.” (Hadis-i Şerif | Ebû Dâvûd, Edeb)

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol