O sabah dünyadaki, uzaydaki kısacası bütün kainattaki; iyiliğin, sevginin, şansın, huzurun, mutluluğun temsilcisi olan tüm varlıklar büyük bir acele içinde hareket ediyor ve sanki bir yere yetişmeye çalışıyor gibi görünüyorlardı. Yaydıkları ışığı ve ilahi bir huzurla söyledikleri şarkıyı takip edince onların uzaklara değil, dünyamıza doğru bir yolculukta oldukları   ve Isparta’daki, şehir merkezinin biraz ilerisinde olan bir evin, üst katında toplandıkları anlaşıldı. Sonsuz güzelliklerin, uğurun, ve mutluluğun temsilcisi olan bu varlıklar yatakta uyuyan bir adamı izliyor ve sabırsızlıkla onun uyanmasını bekliyorlardı. Hepsi en bonkör ve içten duygularıyla kendi tabiatlarına özgü hediyelerinden getirmiş ve bazıları dayanamayıp şimdiden hediyelerini vermişti. Bu yüzden yatakta uyuyan adam çok güzel rüyalar görüyor, başında onun adıyla şarkı söyleyen meleklerin sesiyle, yüzü daha bir bebekleşiyordu. İyiliğin temsilcisi varlıklar onun çevresinde oyun oynuyor ve sürekli sevdiği şeylerin şekline bürünüyordu. En sonunda -daha kainat için yapmaları gereken şeyler olduğunu hatırlayıp ve biraz da sabırsızlandıkları için- pamuk gibi beyaz ve bir o kadar da yaramaz tavşanların şekline bürünüp adamın üstünde zıplaya zıplaya onu uyandırdılar.

 Adam çevresinde olup biteni görmüyor ve bugün yaşayacaklarını izlemeye gelenlerden habersizce yeni güne gözlerini aralıyordu fakat garip bir şey vardı, sanki o da kendini farklı hissediyordu. İçinden, derinlerden bir ses kalbini gıdıklarcasına ona bugünün hayatının en güzel günü olacağını söylüyordu. Yataktan doğrulup ayaklarını yere basmasıyla, çevresindeki varlıklar daha yeni, daha güçlü bir şarkıyı haykırmaya başladılar. Şarkı “Can” diyordu, adamın ismiydi bu, şimdi yalnızca ilahi kulakların işitebileceği bir şarkıyla evreni dolaşıyordu adı. Can hemen hazırlanmaya koyuldu, bugün diğer günlerden farklıydı. Kıyafetlerini özenle seçti fakat sonra pek içine sinmedi ve yeni bir kıyafet denedi, tekrar çıkarttı, denedi, çıkarttı, tam beğendim derken tekrar çıkartı ve en sonunda kendisine o günkü planına geç kaldığını hatırlatan saatini görüp nihayet bir kıyafette karar kıldı ve onu giyinip, evden çıktı. İki gün sonra bir arkadaşının doğum günüydü ve ona sürpriz bir kutlama yapmak için öncü olmuş, bütün dostlarından parti için para toplamıştı. Bir kafeyle anlaşıp orada kutlamayı yapacak; pasta, süsleme, yiyecekler ve mekan için gereken masrafları da topladığı 1000 lira ile ödeyecekti. Aklında her şeyi planlamıştı; alt katında istedikleri müzikleri çalıp dans edebilecekleri bir salonu olan, o şık mekanı tutacak, Kültür Sinemasının hemen çaprazında bulunan pastaneden -bitter çikolatalı ve üstü sanki sakin bir gecede, gökyüzünde parlayan altın renkli yıldızlarla süslenmiş gibi görünen- pastadan alacak, sonra da yemekleri yaptırmak için kendi evinde yemek pişirip satan bir ablaya gidecekti. Her şey o kadar güzel olacaktı ki! Zaten bu kutlama işleri hep Can’dan sorulurdu. Bütün etkinlikleri o ayarlardı, hem arkadaşları tarafından çok sevildiği için hem de biraz da şeytan tüyü olduğundan yaptığı her şey de çok beğenilirdi hani. Can gururla işe koyuldu, aklında çoktan karar verdiği kafeye gitti, iki gün sonrası için rezervasyon yaptırdı, kaporasını ödedi. Pastasını sipariş etti ve onun da kaporasını ödedi ve sonrasında evinde yemek yapan ablaya götürmek için kendisinden istenen malzemeleri aldı. “Bu abla, Güliz Ablaymış sanırım ismi, sen malzemeleri alıp ona veriyorsun o da lezzetli elleriyle istediğin yemekleri pişiriyor, sadece pişirme parasını ödüyorsun, haliyle çok da ucuza geliyor, hem de ev ekonomisine katkıda bulunuyorsun, güzel bir alışveriş” diye düşündü.  Alışveriş demişken de elindeki torbaların ağırlığını hissetti, “yürüye yürüye biraz zor olacak ama o tarafa da otobüs çok geç gidiyor”, gerçi bugün Can’ın hayatının en güzel günü olacaktı, bunu hissederek, içi enerjiyle dolu uyanmıştı ve en hoşlandığı şeyleri yapıyordu, bugün çok güzel şeyler yaşayacaktı ve onu kolay kolay hiçbir şey yoramazdı.

Nihayet Güliz Abla’nın evine vardığında, gecekondudan bozma, tek katlı bir ev gördü. Zaten bu mahalledeki evler hep böyleydi, nereye geleceğini biliyordu, ortada şaşılacak bir şey yoktu ama yine de hayatın bazen bazı insanlara ya da hayvanlara verdiği kötü şartlar içini sızlatırdı, ne zaman böyle bir hayat görse üzülürdü, utanırdı biraz da, daha iyi şartlarda yaşadığına utanırdı. Sonra üzüldüğüne de utanırdı, bir insana acımak şüphesiz ki en büyük hakaretti! Elinden ancak zor şartlarda yaşayan insanlara nazik davranmak ve onlar için dua etmek gelirdi ama yine de hep içten içe dünyadaki bütün acıları silmeyi, bütün yaraları sevgiyle iyileştirmeyi ve bütün elleri dostça birleştirmeyi dilerdi. İmkansızdı bunu yapmak ama dilerdi işte…  O sırada kendi kendine bunları düşünmüş, zihninin karmaşası dış dünyayı da bulanıklaştırmış ve kapıyı nasıl çaldığını, kapının nasıl açıldığını bile net algılayamamıştı ama birden, kapıyı açan kırmızı gözlü, ıslak yanaklı kadının yüzüyle bütün bulanıklık silinmişti.

-Ben yemek için malzemeleri getirmiştim, sizi aramıştım sabah da siz iyi misiniz ablacım? Diye sordu kendini tutamayarak. Yüzünü kabaca, sanki kendi kendinden öfkesini çıkartmaya çalışır gibi silen kadının, “İyiyim” cevabına şaşkınlıkla baktı. Dış kapı evin direkt salonuna açılıyor ve evin tamamı oradan rahatlıkla görünüyordu. Kendince ne olduğunu çözmeye çalıştığı o kısa saniyelerin içinde, kadının arkasında kalan koltukta hıçkıra hıçkıra ağlayan çocuğu gördü. Ona seslendi:

-Yakışıklı, yoksa sen mi üzdün anneni?

Çocuk birden “Gitt, gittt!” diye bağırmaya başlamasın mı? Zaten kendini, haddine olmayan bir şeye karışmış gibi hissediyordu, şimdi daha da utanmıştı, öyle ki yerin dibine girdi. Çocuk daha şiddetli ağlıyordu, o ağladıkça annesi de kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Can “Allahım neyin içine düştüm ben!” dedi içinden. Ne yapacağını şaşırdı.

-Ablacım, hayırdır inşallah! Birine bir şey mi oldu, ben mi yanlış bir şey yaptım, nolur söyleyin siz böyle ağladıkça kendimi çok kötü hissediyorum, vallahi bakın ben de ağlayacağım, dedi. Bu sözü sanırım karşısındaki kadını, ne olduğunu anlatacak kadar yumuşattı. Kadın ağlayarak “kapıda durma gel çay vereyim” dedi. Sipariş için getirdiği torbaları da elinden aldı. “Geç” dedi, “Geç oğlum, sen otur”. Ağlaya ağlaya salondan görünen küçük mutfağa gitti. Mutfakta dolap kapakları bile yoktu, gerilmiş bir ipe asılmış bir bez örtüyordu dolapları. Can, koltuklardan birine utana sıkıla oturdu. Kadın çayı getirdi, boynu bükük Can’ın karşısındaki koltuğa oturdu. Can üniversite çağlarında bir delikanlıydı ama içinde her şeye karşı duyduğu o merhamet ve tatlı dili genelde tüm kapıları açardı. Bu sayede her yaştan insan ona rahatlıkla kendini açar, içini dökerdi. Bu sefer de öyle olmuştu. Güliz Abla ona teker teker neden bu halde olduklarını anlatmıştı ve Can, bir eğlence için yemek yaptırmaya geldiği bu evde nasıl bir trajedinin yaşandığını öğrenmişti. Evin babası mevsimlik işçi olarak çalışıyordu, Güliz Abla’da evde yemek yapıyor, temizliğe gidiyor, bazen düğün yemekleri yapılan yerlerde kazan yıkamaya gidiyordu, bir şekilde geçimlerini sağlıyorlardı maalesef ki bu düzen evin babasının büyük bir borç yapıp evi terk etmesiyle bozulmuş, her şey Güliz Abla’nın üstüne kalmıştı fakat bütün bu talihsizliğin ortasında bile hayat güzelliklerini sunmuş ve koltukta hıçkıra hıçkıra ağlayan delikanlı İstanbul’da özel bir liseyi tam burslu olarak kazanmıştı. Can çocuğa baktı, lise kazanmış olmasına biraz şaşırdı çünkü akranlarına göre daha az gelişmiş bu cılız çocuk ancak orta okula yeni başlayacak gibi görünüyordu. Kafasını toparladı hala neye ağladıklarını anlayamamıştı ama Güliz Abla’nın anlatmasıyla, hikayenin devamını da öğrenmiş oldu. Oğlanın gideceği okulun forması çok pahalıymış, üstelik ceplerinde ne İstanbul’a gidecek bilet parası, ne okulun istediği kitapları alacak para ne de oralarda utanmadan giyecekleri bir üst başları varmış. Okul açıldıktan sonra maddi yardım için başvuruda bulunabilirlermiş ama ellerinde o zamana kadar idare edebilecekleri paraları yokmuş, ki üstelik o maddi yardımın da onları çıkıp çıkmayacağı da belirsizmiş. Bunun üzerine Güliz Abla çareyi oğlunu Isparta’da bir devlet okuluna kaydettirmekte bulmuş ama oğlan haklı olarak bu kadar emek verip kazandığı okuldan vazgeçmek, hayallerini bırakmak istememiş. “Bu benim başarım, sen nereden bileceksin ki?” demiş, “neden beni bu dünyaya getirdiniz” diye ağlamış. Annesi de çaresizliğinden utanmış, kendini sorgulamış, “Nasıl anayım ben, oğluma hakkıyla kazandığı okulu bile okutamıyorum” demiş, boynu bükük kalmış, kendine ve oğluna yaşattığı her şey demirden bir ip olmuş da sanki gırtlağını sıkmış, nefesini almış, o sırada da işte Can gelmiş…

 Can bütün hikayeyi dinledikten sonra duydukları üzerine hiç konuşmadan müsaade isteyip evden çıktı. Omuzlarında çok büyük bir yük hissetti. Bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu, aklına bir fikir geldi, hemen doğum günü için para topladığı arkadaşlarını arayıp olayı anlattı, onlara paralarını doğum günü yerine bu çocuğun okul masrafları için verip veremeyeceklerini sordu. Arkadaşları durumu anlayıp kabul etti ama doğum gününü kutlayacakları kişinin de çok üzüleceğini söylediler. Bunun üzerine Can onunla bizzat konuşup gönlünü alacağının güvencesini verdi. Geriye pastaneye ve kafeye verdiği kaporayı almak kalmıştı. Hemen pastaneye gitti ve siparişini iptal ettirmek istediğini söyledi. Pastane durumu kabul edip kaporayı geri verdi fakat kafe aynı anlayışı göstermedi ve kendisinden sonra gelen kişilerin rezervasyonunu kabul etmediklerini, şimdi kaporayı geri verirlerse zarar edeceklerini söyledi. Can çok gururluydu, öyle kimsenin kendisine ağız eğmesine dayanamazdı ama bu sefer değişiklik yapıp parayı geri almakta ısrarcı oldu ve kafenin sahibini de ikna edip oradan da parayı aldı. Tabi verecekleri bu ufak para Güliz Abla ve oğlunun bütün sorunlarını çözmeye yetmeyecekti. Kendi annesini aradı ona da durumu anlattı ve annesinden tüm arkadaşlarına Güliz Abla’nın yemek siparişi aldığını, çok güzel yemekler yaptığını söylemesini ve kendi çevresinde Güliz Abla’nın reklamını yapmasını istedi. Annesi de bir annenin böyle zor durumda olmasını asla içine sindiremezdi hemen kabul etti. Kendi arkadaşlarına durumu anlattı ve onlardan da hem Güliz Abla’ya sipariş vermelerini hem de onu çevrelerine tavsiye etmelerini istedi. Her şey yolunda gidiyordu. O sırada Can bir telefon aldı, durumu anlattığı arkadaşlarından bir tanesi maddi durumu çok iyi olan amcasıyla konuşmuş ve amcası da Güliz Abla’nın oğluna lise hayatı boyunca burs vermek istediğini söylemişti. O an Can dünyanın en mutlu insanı olmuştu ve hemen yola koyuldu, adımları sanki koşar gibiydi, saat akşamüstü 6 gibi Güliz Abla’nın evine vardı. Ona doğum günü için topladıkları parayı verdi, oğluna burs vermek isteyen biri olduğunu ve kendisine de yakında sipariş vermeyi düşünen insanlar olduğunu söyledi. Ayrıca Can, İstanbul’da yaşayan kuzenleriyle konuşmuş ve onlar da oralarda Güliz Abla’nın oğluna İstanbul’da göz kulak olacaklarına dair söz vermişlerdi. Her şeyin mucizevi bir şekilde düzelmesine şaşıran Güliz Abla bu sefer de mutluluktan ağlamaya başladı. “Seni Hızır mı gönderdi oğlum?” diye sordu. Oysa her şey o sabah onlar için kötü başlamıştı ama bu acılı ananın Allah tüm dualarını duymuştu… “Bak mademki sen bunları yaptın isterseniz gelin arkadaşının doğum gününü bizim evde kutlayın, hem onca malzeme de boşa gitmemiş olsun ben size her bir şeyi yaparım” diye bir teklifte bulundu Güliz abla, kendini çok borçlu hissediyordu, en azından böyle içini bir nebze de olsa rahatlatabilirdi. Can bu teklifi kabul etti, hem bu sayede doğum gününü kutlayacakları arkadaşı da doğduğu günün neye vesile olduğunu yakından görür, sıradan bir parti yerine büyük bir iyilikle kutlardı bu gününü…

 Can uzun bir günün ardından nihayet evinin yolunu tutmuştu. Hava çoktan kararmıştı. Evine varıp yorgunca odasına girdiğinde gün boyu onu izleyen varlıklardan habersizce yatağına uzandı. Bugün bir sürü iyilik yapmıştı ama bugünden beklentisi daha çok kendi dileklerinin kabul olduğu, kendiyle ilgili mucizelerin yaşandığı macera dolu bir gün olmasıydı. Hayatımın en güzel günü belki yarındır, diye iç geçirdi ve yavaşça uykuya daldı. Etrafındaki iyiliğin, güzelliğin, şansın ve sevginin temsilcisi varlıklar bu sefer onun adıyla ninniler söylüyor ve etrafında muzipçe kıkırdıyordu. Melekler alnına dökülen saçlarını usulca tarayıp ona şefkatle baktı ve o uykusundayken ona geleceğin filmini izletti. Bugün yardım ettiği Güliz Abla ve oğlu Baran bu filmde başroldü. Baran Türkiye’nin en iyi lisesine gidiyordu.  Hafta sonları Can’ın kuzenleri onu okuldan alıp İstanbul’u gezdiriyor, ellerinden geldiğince derslerine yardım ediyordu. Güliz Abla ise bir sürü sipariş alıyor ve onlarla ufak ufak borçlarını kapatıyor ve her gün Can’a dua ediyordu. Meleklerin izlettiği filmde tarih kendini hızlıca ileriye sardı, Baran İngiltere’de üniversite kazanmış ve insan hakları avukatı olarak mezun olmuştu. Kendisine yapılan iyilikleri hiç unutmamıştı ve kendisi gibi zor şartlarda yaşayan çocuklar için bir vakıf kurmuş ve pek çok yerden vakfa bağışlar toplamıştı, dünyanın her yerinden gençlere yardımda bulunup şartlarının iyileşmesini sağlıyordu. Melekler tarihi daha da ileriye sardı, Baran Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olmuştu. Sayesinde eğitim alan pek çok genç de dünyanın önemli yerlerinde göreve başlamış, kimi kendi ülkesinde milletvekili, kimi hatırı sayılır bir doktor, kimi akademisyen, kimi de siyasetçi olmuştu. Baran Birleşmiş Milletlerdeki görevini kullanarak dünyadaki yoksulluğu, adaletsizliği, savaşı bitirecek projeler yapmıştı. Baran’ın öyle iyi bir çevresi olmuştu ve öyle çok insanın hayatına dokunmuştu ki yaptığı projeler dünyanın dört bir yanından destek aldı ve en beklenmedik insanlar bile bu projelerin hayata geçirilmesi için uğraştı. Projeler 10 senelik bir süreçte dünyanın her tarafına ulaştı ve bu süreçte herkes elini taşın altına koydu, yürüyüşler yaptı, büyük fonlar toplandı. Bu sefer insanlar kötülüğün karşısında değildi, iyiliğin yanındaydı, iyilik için bir olmuştu. En nihayetinde de beklenen oldu, hedeflenen şeyler gerçekleşmişti, artık Afrika insanların açlıktan öldüğü bir ülke değil, doğası hayranlık uyandıran egzotik bir ülkeydi. Hayvanlar kürkleri ya da dişleri için insanlar tarafından avlanmıyor aksine korunuyordu. Hindistan insanların pislik ve sefalet içinde yaşadığı, köleliğin hala sürdüğü bir ülke değildi, Asya kıtasının rengarenk ve neşeli ülkesiydi. Amerika’dan korkulmuyordu, seviliyordu. Sanki meleklerin izlettiği yer dünya değil de cennetti.

 İşte Can birilerine faydası dokunduğu için mutlu olduğu ama beklentilerinin karşılanmadığını düşündüğü için de kırgın olduğu bugünü noktalarken aslında hayattaki en büyük dileklerinin gerçekleştiğinin farkında değildi. O değil miydi bütün insanların ve hatta hayvanların iyi şartlarda yaşamasını dileyen? Nasıl ki Hitler çocukken nehire düştüğünde, onu bir Yahudi boğulmaktan son anda kurtarmış ve aslında o Yahudi kendi de dahil milyonlarca insanın ölmesine sebep olacak bir kelebek etkisini başlatmıştı, bugün de Can milyarlarca insanı ve hatta hayvanı barış içinde yaşatacak kelebek etkisini başlatmıştı, o her ne kadar yaptığı şeyin büyüklüğünün henüz farkında olmasa da.

Kainattaki bütün güzelliklerin temsilcisi varlıklar sırayla uykusunda yüzü daha bir bebekleşen bu Can’ı öptüler. Bugün izlemek için aceleyle dünyamıza uçtukları o büyük olaya tanık olmuşlardı ve nihayet evrendeki görevlerine dönmek üzere odadan ayrıldılar, geride yatakta yatan adam için en güzel rüyaları bırakarak...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.