Bundan birkaç yıl önce Anadolu’nun sessiz sakin bir köyünde Seyit adında 12 yaşında bir çocuk yaşardı. Yaşı küçük olsa da Seyit çok akıllı bir çocuktu, ancak bu aklı köylü ile dalga geçmek için kullanırdı. Çiftçi Ahmet Efendi’ye tuzaklar kurar, Ermiş Bey’in üzüm bahçesinden kefeyle üzüm araklar, köyde kırılmadık cam bırakmazdı.

            Seyit ayrıca çok meraklı da bir çocuktu. Her şeyi merak ederdi. Gökteki bulutlar nasıl oluşur, Pelin otu neye yarar, ineklerin kaç midesi var. Hatta yaptığı yaramazlıkların birçoğu da “Kafasındaki soru işaretlerini gidermek için yaptığı deneylerdi.” onun kanısınca. “İnsanlar bulutları tutabilir mi? ” sorusunun cevabının Hasan Dayı’nın yüksek çatılı evinin üzerine çıkıp kiremitleri düşürerek bulmuştu mesela. Ya da “Tavuklar üzüm yer mi?” sorusunun cevabını kümesteki tavukların önüne Ermiş Bey’in taptaze üzümlerini koyarak aramaya çalışmıştı. Kolay değil tabi araştırmacı olmak canım! Bütçe gerekli, malzeme gerekli. Tabi bunları tedarik ederken tüm bir köyü çileden çıkarmama kısmını gözden kaçırmış olsa gerek Seyit.

            Günlerden bir gün Seyit, koşturup oynamaktan yorulduğu vakit köyün camisinin şadırvanından su içmeye karar verdi. Topraklı cami yolundan geçerek küçük, tek minareli köy camisinin yanındaki çift çeşmeli şadırvanın yanına vardı. Tahta taburelerden birine oturdu, suyu açtı ve kana kana serin mi serin sudan içmeye başladı.

            Senenin bu vakitlerinde dağlardaki kar erir ve köyün su kaynağını besleyen dereye küçük su akıntıları şeklinde akardı. Haliyle yağan temiz yağmur ve serin kar suyu birleşince ortaya lezzetinden doyum olmayan bir cevher çıkardı. Seyit de bu suya bayılırdı. Galiba ilkbahar mevsimini bu kadar sevmesinin nedenlerinden biri de bu suydu.

            Seyit daha fazla su içemeyeceğini hissedince çeşmeden ellerini çekti, suyu kapadı. Islak ellerini babasının daha yeni berberde kestirttiği saçlarına götürüp saçlarını, evlerindeki tüplü televizyonda gördüğü bir film karakterine benzetmeye çalıştı. O sırada beyni de boş durmuyordu. Aklına gelen “su acaba nereden geliyor?” sorusu ile duraksadı. Gerçekten nereden geliyordu bu su? Dün akşam dedesi ona eski bir inanıştaki “yir-suv” yani su ruhları hakkında hikâye anlatmıştı. Acaba bu hikâye gerçek miydi? Su kaynağını bulursa tüm sorularının cevabını alacağını düşündü. Değişik fikirler içinde çok sevdiği bilge dedesine su kaynağının yerini sormak için öğle namazının bitmesini bekledi cami önünde.

            Seyit’in en iyi arkadaşı dedesiydi. Doğumundan beri en güzel anılarını onunla yaşamıştı. Dağlara çıkıp manzara izlemişlerdi, köyün yanındaki gölcükte balık tutmuşlardı, birlikte tavuklara üzüm yedirmişlerdi… Galiba Seyit’in bu kadar meraklı ve biraz da haylaz olmasında en büyük pay dedesine aitti. Hatta Seyit ilk deneyini dedesi ile yapmıştı. O günü hiç unutmazdı: Seyit yedi yaşındayken dedesine “Karlar neden erir?” diye sormuştu. Dedesi ona anlatmak yerine “gel benimle” demiş, birlikte dışarıya çıkıp içeri bir kova kar getirerek yanan sobanın üzerine koymuşlardı. Tabi bu deney anneannesinin elinde bastonuyla “içeriyi soğutuyorsunuz oda ne zor ısınıyor haberiniz var mı” diye bağırarak odaya girmesi ile son buldu. Ayrıca köyde yaptığı “deneylerden” rahatsız olmayan sayılı kişiden biriydi. Ona şikâyete gelenlere “O daha çocuk kesecek, gezecek, düşecek, kalkacak bu şekilde öğrenirler eh bizimkinin öğrenme şekli de böyle oldu. Varsın olsun. Seyit çok zeki. Bir iki seneye yatılıya gider. O zaman orada ilim, irfan öğrenir; bırakır haylazlıklarını. Endişelenmeyin ben yine de konuşurum onunla haydi sağlıcakla…” der oradan ayrılırdı. Gelenler de “Doğru söylüyor. Hem Seyit öyle çok da bir şey yapmıyor. Ermiş bey de üzümleri helal ediversin. ” diye düşünerek giderlerdi. Ayrıca dedesi köyün toprak ağalarından biriydi. Neyi nereye ekeceğini, nasıl yatırım yapacağını iyi bilirdi. Bundan dolayı köylü tarlası ile ilgili bir sıkıntı olduğunda önce ona gelirlerdi. Ancak son zamanlarda yaşlandığı için Seyit’in babası devralmıştı bu işleri. Dedesi kadar olmasa da o da iyi iş çıkarıyordu.

            Seyit, çıkışta dedesini beklerken bir grup insanın içeriden çıktığını gördü. Aralarında tanıdığı komşu amcalar da vardı. Koyu bir sohbete dalmışlardı. Seyit, bu yoğun konuşmanın konusunu merak etti ve aklındakileri unutup amcaları dinlemeye başladı.

“Ağalar, köye yeni evli gençler gelmiş. Onlara ev yapmak lazım” dedi birisi. “Doğru diyorsun. Ben dağdan ağaç getiririm. Mustafa Bey sen kereste işi ile uğraşıyorsun. Ağaçları sana getireyim tahta yap” dedi öteki “İyi olur Hasan, diğer malzemeleri de şehre gidip alırız. ” dedi başkası.

Böyle konuşa konuşa gittiler. Gittiler gitmesine de arkalarında bir şey bıraktılar; Seyit’in başındaki dağ kadar soru işaretini. Bu Seyit’in aklına daha önce hiç gelmemiş türden bir soruydu. Neden? diyordu Seyit. Neden köye gelen iki kişi için tüm köy seferber olacaktı ki? Onlar kendileri yapamaz mıydı evlerini? Bak, tekrar bir sürü soru bulmuştu dedesine soracak. Tam da o anda dedesi göründü. Kafasında beyaz takkesiyle sırtından hiç çıkarmadığı haki yeşili yeleğiyle camiden çıkıyordu. Seyit koşa koşa gitti ve dedesine sarıldı. Camiye giderken sürdüğü gül suyunun kokusunu aldı. Dedesi Seyit’i beklemediği için önce şaşırsa da hemen kendini toparlayarak torununa sarıldı. “Aslan torunum benim hangi rüzgar attı seni buraya?” dedi gülümseyerek. Seyit gülerek “Dede hiç rüzgar insan kaldırır mı?” diye sordu “Kaldırır, tabi kaldırır. Ama Allah o rüzgarları aklımıza bile getirmesin. Çok fenadırlar” dedi. Seyit birden dedesine sorması gereken soruyu hatırladı ve başladı konuşmaya “dede az önce bizim komşularımızdan bir iki amcayı camiden çıkarken gördüm. Aralarında yeni gelen evli abla ile abiye yardım edeceklerini konuşuyorlardı. Ev yapacaklarmış onlara. İyi de evi usta çağırıp yapamazlar mıydı? Neden biz yardım ediyoruz ki?” diye sordu. Dedesi önce güldü sonra düşündü ve şu cevabı verdi “iyilik nedir bilir misin yavrum?” dedi. Seyit “bunda bilinmeyecek ne var. İyilik… iyilik… iyiliktir işte. İyi olsun diye yapılan şeydir” dedi. Dedesi bu cevabı üzere Seyit’e baktı ve “Sen bunu bir düşün bakalım. Bulamazsan gel benim yanıma tekrar.” dedi.

            Seyit ilk defa böyle bir cevapla karşılaşmıyordu. Dedesi gençliğinde bir süre öğretmenlik de yapmıştı; neyi nasıl öğrenmenin, öğretmenin doğru olacağını bilirdi. Bundan dolayı seyit ona soru sorduğunda bazen direkt cevaplar bazen ise Seyit’in bunu kendisinin bulmasını isterdi.

            Seyit bu cevabı alınca dedesine teşekkür etti ve koşarak köy meydanına gitti. Burada iyilikle ilgili birkaç şey bulacağından emindi. Şöyle gezinirken sağ tarafta Fatma halasının bir kedi beslediğini gördü. “Kediler şirin şeyler” diye düşündü ve yoluna devam etti. Biraz daha yürüyünce Bakkal Kerem Bey’in şeker dağıttığını gördü. Hemen oraya koştu ve çocukların arasından elini uzattı. Bakkal Kerem Bey onu görünce “Seyit limonlu mu vereyim yine” dedi gülerek. “evet, Kerem amca” diye yanıtladı seyit. Şekeri alınca eme eme dolanmaya başladı “ne lezzetliydi şu şeker” bu şekilde tüm meydanı dolandı meyve taşıyan Huriye teyzeye yardım eden Melike’yi gördü, otomobilin benzini bittiği için ortada kalan Şükrü enişteyi ve arabayı itekleyen beş kişiyi gördü, aldığı keke iştahla bakan arkadaşını görmezden gelemeyip yarısını ona veren Ali’yi gördü. Fakat yok yok yok! Neredeydi bu iyilik? Bütün gün dolandı durdu iyilik de iyilik diye. Akşam güneş batarken Selim iyiliği kendi başına bulamamanın getirdiği mahcuplukla ve dedesinin ona ne söyleyeceğinin merakıyla evin yolunu tuttu.

            Seyit, evin küçük balkonuna oturmuş; dedesinin gelmesini bekliyordu. Eve gelip dedesine iyiliği bulamadığını söyleyince dedesi onun balkona gitmesini istemiş ve az sonra geleceğim yanına diyerek çatı katına çıkmıştı. Seyit balkonda köy ışıklarını seyretmeye dalmışken dedesi elinde eski bir kitapla çıkageldi. Seyit dedesinin o kitapla ne yapacağını merak ediyordu. Dedesi söze başladı “Anadolu’nun güzel köylerinden birinde küçük bir çocuk yaşarmış. Bu çocuk çok meraklıymış. Her şeyi merak eder ve hep etrafındakileri sorularıyla bezdirirmiş. Bir gün bu çocuğun aklına değişik bir soru gelmiş. Ama bu soru daha öncekilerden tamamen farklıymış. Bu soruyu da herkese sormuş aramış taramış. Fakat kimseden doğru düzdün bir cevap alamamış. Sonunda dayanamayıp köydeki onu çok seven bilge kişinin yolunu tutmuş bu bilgenin gerçek adını kimse bilmezmiş. Herkes ona Hoşdil Efendi dermiş. Çocuk bilgenin yanına gitmiş ve ona da aynı soruyu sormuş: iyilik nasıl bir şeydir? Hoşdil Efendi çocuğun beklemesini söylemiş ve oradan ayrılmış. Birkaç dakika sonra elinde bir kitapla çıkagelmiş. Hoşdil Efendi demiş ki: Bu kitapta senin sorunun cevabı var. Amma hangi sayfada olduğunu bilemem. Onu senin bulman lazım. Bunun için de kitaptaki sayfaları okuman ve ne diyorsa yapman lazım, demiş. Çocuk kitabı teşekkür edip almış. Kitapta yazan şeyleri sayfa sayfa uygulamış ve ona öyle bir sayfa denk gelmiş ki sorusunun cevabını öğrenmekle kalmayıp bir de üzerine büyük bir alim olup çıkmış.” Bunları söyledikten sonra Seyit, “Galiba beni anlatıyor bu hikâye. Yani eğer bu kitabı alırsam, sayfa sayfa uygularsam alim olacağım ve sorumun cevabını alacağım” diye düşündü. Dedesi devam etti. “Seyit bu elimdeki kitabı sana vermek istiyorum. Bir süredir ben de nerede olduğunu bilmiyordum. Sana kısmetmiş. Hoşdil Efendi’nin dediği gibi. Bu kitapta bir yerlerde senin sorunun cevabı yatıyor. Ama bunun yerini kendinden başka kimse bilemez. Al bu kitabı ve sayfalarına bak. Fakat bu kitabı verirken senden bir isteğim olacak. Kitabı sonuna kadar oku. Ne diyorsa yap ve kitap bittiğinde benim yanıma gel. Nerede olursam olayım gel. Tamam mı?” dedi ve Seyit’e gülümsedi. Seyit dedesini başıyla onayladı ve kitapla birlikte odasına çekildi. Yatağına oturdu ve besmele çekerek kitabın ilk sayfasını açtı. Sayfada birçok kazma, çapa resmi vardı. Ve bir sürü de bilgi verilmişti: hangisi hangi toprağı daha iyi karar, çapayı nasıl tutarsak yorulmayız. Nasıl kullanılmalıdır… Seyit bu işe pek anlam verememişti. Dedesi ondan kitapta ne yazıyorsa yapmasını istemişti. Acaba bu sayfadan anlaması gereken yarın gidip tarlada çalışması mıydı? İyi de bunun sorusu ile ne ilgisi vardı? Sabah ola hayrola diyerek yattı.

 Sabahleyin kahvaltısını yaptıktan sonra tarlanın yolunu tuttu. Yanına kitabı da almıştı. Tarlada çalışan işçi abla ve abilere selam verdi. Seyit’in babası Salim Bey de tarlaya gelmişti o gün. Seyit’i tarlada görünce şaşırdı ve oğlunu yanına çağırdı. “Seyit seni buralarda göremezdik tarlayı mı merak ettin bu sefer?” diye sordu Seyit’in başını okşarken. “Hayır baba toprağı kazmaya geldim” diye yanıtladı Seyit. Salim Bey biraz meraklansa da ses etmedi. Çıkardı bunun da altından bir şeyler.

 Seyit önceden babasının zoru ile birkaç sefer tarlaya gelmişti. Hızlı öğrenen bir çocuk olduğu için ne kadar ilgisiz görünse de babasının tarla ile ilgili anlattıklarını az çok kavramıştı. En azından hangi mevsimde ne yapılması gerektiğini biliyordu. Bahar mevsimiydi ve en çok işin olduğu zamanlardı. Seyit bir kazma kavradı ve kitapta yazılanları uygulamaya başladı. Arada yorulduğunda etrafta dolanıyordu. Çiçekleri, böcekleri inceliyordu. Bazen ise diğer çalışanların yanına gidip öğrendiklerini aktarıyordu. Hepsi Seyit daha çocuk nereden bilsin diye düşünüyorlar ama sonra denemekten zarar gelmez diye düşünüp tutuşlarını, vuruş şekillerini değiştiriyorlardı. Bunun faydasını görünce de Seyit’e hayır dua ediyorlardı.

            Akşama doğru evine dönen seyit çok yorgundu. Temizlenip kendisini yatağa attığında bugünü düşündü. Hiç deney yapamamıştı. İyiliği de bulamamıştı zaten. Kazma kürek işleri ile iyiliğin ne alakası olabilirdi ki? Fakat bunun dışında içinde değişik bir huzur ve mutluluk hissi vardı. İlk defa kendi isteği ile birilerine yardım etmişti. Sonra aklına kitap geldi. Belki kendisine yardım edecek sayfa ikinci sayfaydı. Ne kadar yorgun olsa da merakı yorgunluğundan üstün gelmişti. Yatağına oturdu ve ikinci sayfayı açtı. Ve apışıp kaldı. Bu kısımda birçok şifalı ot resmedilmişti. Nerede kullanılır, nasıl yetiştirilir… konu gittikçe iyilikten uzaklaşıyordu. Geçenki sayfadan az çok çapa yapması gerektiğini anlamıştı. Ya bu sayfadan ne anlaması gerekliydi? Bir yandan okuyor bir yandan düşünüyordu. Yazanlar da hayli ilgincine gitmişti. Kitabı okurken uyuyakaldı

            Ertesi sabah kalktığında yapacak bir işi olmadığı ve kafasına gelen “Şu bitkiler bizim bayırlarda var mıdır?” sorusu ile yola koyuldu. Gezdi dolaştı kitaptakine benzeyen otları buldu, Böcekleri inceledi, otların faydalarını tekrar okudu, çiçekleri kokladı, otlar topladı… Sonra yorulup ev yoluna koyuldu. Vardığında anne ve babasının bir yere gitmek için hazırlık yaptığını gördü. Annesi Meral Hanım’a sorduğunda hasta ziyaretine gideceklerini öğrendi. Hasta olan kişi Seyit’in arkadaşlarından biriydi. Hemen odasına gidip üzerini değiştirdi. Bu sırada arkadaşına neler olmuş olabileceğini düşündü. Üşütmüş müydü? Yoksa midesi mi bozulmuştu? Ya düşüp bir yerlerini kırdıysa. Seyit Allah korusun deyip silkelendi. Kötü düşünceler getirmemeliydi aklına.

Seyit koltukta oturuyordu. Etrafta konuşulanları dinleyemiyordu çünkü kafası meşguldü. Arkadaşının ağrısını sızısını geçirecek, ateşini düşürecek şeyler düşünüyordu. Evet arkadaşı soğuk almıştı fakat soğuk midesine de vurduğu için ara sıra kusuyor karnı ağrıdığı için yatakta kıvranıyordu. Anladığı kadarı ile doktor iki günlüğüne şehre gitmişti ve arkadaşına bakacak, derdini anlayıp çare önerecek birisi yoktu. Arkadaşının anne babası da bir zarar gelir diye hiçbir ilaç vermemişlerdi. Seyit sonunda arkadaşının anne babasının bu çaresiz hallerine dayanamayıp sıraladı “Mide ağrısı ve bulantısına papatya, nane limon çayı iyi gelir. Zencefil bal da olur, rahatlatır.” sonra utanıp sustu birisinin sen karışma çocuksun demesini bekledi. Ama ses gelmedi. Aksine herkes susmuş ve onu dinliyordu. Hatta arkadaşının annesi eline bir kâğıt kalem almış Seyit’in dediklerini yazmaya başlamıştı. Seyit devam etti “ateş düşürmek için maydanoz suyu ve menekşe yaprağı çayı yapabilirsiniz. Bunlardan herhangi birini yapıp günde üç bardak içirirseniz rahatlayacaktır.” Dedi. Seyit’in annesi Meral Hanım da oğlunun söylediklerini duyduğunu, hiçbir şey yapmamaktan daha iyi olacağını söyledi. Hasta ziyareti uzun tutulmamalıdır diyerek Seyit ve ailesi biraz daha oturup kalktılar. Bu arada Seyit’in verdiği tariflerle Seyit’in arkadaşı kısa sürede iyileşti. Hatta Seyit’e bir doktor maaşını almalı diyerek teşekkür babında harçlık bile verdiler ve oğullarına biraz haylaz da olsa Seyit gibi bir arkadaş nasip ettiği için Allah’a teşekkür ettiler.

 Ben de isterim Seyit’in tüm sayfalarda ne gibi şeyler öğrendiğini, kime nasıl yardım ettiğini yazıp anlatmayı lakin buna ne sayfa ne de ömür yeter. Zaten Seyit de bir ömür boyu bu kitaplaydı ya. Belki sayfa sayfa anlatamam ama özet geçebilirim neler olduğunu: Seyit, kitabını yirmi yaşına kadar yanında taşıdı. Yirmi yaşına kadar okuduğu şeyleri öğüt gibi uyguladı. Bu sayede köyünün geçim kaynağı olan tarım hakkında daha çok şey öğrendi, öğretti. Önce ilçedeki yatılıya sonra da ziraat fakültesine gitti. Eğitimine önem vererek kısa sürede hocaları ile yarışır duruma geldi. Ayrıca Seyit dedesinin yaptığı gibi tarım tavsiyeleri vermeye başlamıştı. Onun sayesinde köy, dedesinin zamanından çok daha fazla gelişti. Seralarla ürün çeşitliliğini artırdı, sulama sistemleri kurdu. Az zaman sonra köyde her türlü toprak ürünü yetişir oldu. Bu kadar kısa süre içerisinde hızla gelişen köyü merak eden il ziraat müdürlüğünün başkanı, köye özel bir ziyaret düzenledi. Seyit ile tanışan başkan onu çok sevdi. Hem zekâsı hem parlak fikirleri hem de dedesinin dediği gibi yatılıya gidince haylazlığının yerini alan saygısı ile başkanı etkiledi ve başkan onu il ziraat bakanlığında işe aldı.

            Başka bir güzel şey ise Seyit’in gençken gönlünü kaptırdığı Zeliha ile evlenmesiydi. Bu güzel evliliğe ise Zeliha’nın annesi Dudu Hanım vesile oldu. Seyit ve Zeliha’nın sık sık buluşması ve birbirlerine olan bakışlarını gözünden kaçırmayan Dudu Hanım konuyu Seyit’in annesi Meral Hanım’a açtı. Meral Hanım da Zeliha’yı çok sever kendi kızı gibi görürdü. Sözler verildi, kız istendi, rıza alındı, düğün yapıldı. Bir yıl kadar sonra da Zeliha ilk çocukları Sevde’yi, İki yıl kadar sonra da ikinci çocukları olan Meral’i dünyaya getirdi. Her şey çok güzeldi.

            Bu güzel hadiseler yaşanır iken Seyit’i derinden sarsan bir olay oldu. Çok sevdiği dedesi hakkın rahmetine kavuştu. Seyit cenazede toprağı ilk atan kişiydi. Kolay değildi kabullenmesi. Tüm hayatı boyunca yanında olan dedesi şimdi orada değildi. Ayrıca kitabın sonuna yaklaşmıştı Seyit. Hani dedesi ona kitap bitince mutlaka yanıma gel dememiş miydi? Bu düşünceleri içinde geçirdi günlerini.

 Bir gün kitabın son sayfası gelip çattı. Orada yazılı çizili hiçbir şey yoktu. Sadece mühürlü eski bir zarf vardı. Tam zarfı açacakken dedesinin sözleri aklına geldi. “Kitabı sonuna kadar oku. Ne diyorsa yap ve kitap bittiğinde benim yanıma gel. Nerede olursam olayım gel. Tamam mı?” Zeliha’ya acilen köye gitmesi gerektiğini söyleyerek evden ayrıldı. Bir saat kadar sonra köye varmıştı. Hızla köydeki mezarlığa gitti mezarlığın içinde yürürken ise gelişinin aksine çok yavaştı. Sanki bu ani geciktirmek istiyor gibiydi. Büyük çınarın altında durdu. Orada yatıyordu dedesi. Sade bir mezarı vardı, üzerine çiçekler ekilmişti. Önce dedesi için Allah’a dua etti. Sonrasında ise yanında getirdiği kitabın son sayfasındaki zarfın mührünü söktü. İçinde yine zarf kadar eski bir kağıt duruyordu. Kağıtta ise bir şiir, bir de kısa not vardı;

Öyle bir mucizedir ki iyilik,

Sen ışık olursun kimilerinin karanlığına.

Sonra gün gelir mumun sönerse iyilik,

Yolunun aydınlanmasıdır nice başka yıldızlarla.

Öyle bir yoldur ki iyilik,

Sonunda hangi kapı istersen vardır.

Bu yolda yürürsen, büyütürsen diye yavrum iyilik

Bitimi damla damla yükselen bir çınara varır.

Öyle bir damladır ki iyilik,

Hikmeti ne su ne yağmur ne de kardır.

Damlar göl olur gül olur iyilik,

Bilirsin denizler damlalarla şahlanır.

Yani yavrum demem o ki iyilik sadece bir sayfada bulabileceğin bilgi değildir. İyilik kader kalemi ile yazılan hayat hikayesi kitabının ta kendisidir. Sen sen ol iyiyi özünden iyiliği sözünden düşürme.

Seyit’in gözleri dolmuştu dedesi yanında olmasa bile yön gösteren öğütlerine devam ediyordu. Son sayfayı çevirip kitabın arka kapağında yazanı görünce gözyaşlarını tutamadı:

Yazan; Hoşdil Efendi

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol