Ya okunmaya değer bir şey yaz, ya da yazılmaya değer bir şey yap (Benjamin Franklin). Selam olsun bu satırları okuyan değerli gönül bağı kardeşlerine. Nasılsınız? Bana soracak olursanız deli dolu ve enerjik bir haldeyim. Sahi ben kimim? Ben bu vatanın hamurunda olan kardeşliğin, iyiliğin yeşermesi için uğraşan bir gönül bağı elçisiyim. İyilik dediysem ailemize eşe dosta yaptığımız değil, hiç tanımadığımız belki bir daha hiç göremeyeceğimiz bizleri tanımayarak ve çıkar ilişkisine dayalı olmadan yaptığımız iyilikleri kast ediyorum. Peki biz kimiz ne yapıyoruz? Bizler olarak her yıl ülkemizin farklı bölgelerindeki eğitim süresince yeterli ve eşit imkanlara sahip olmayan öğrenciler için tam donanımlı kütüphane ve atölye kurulumu gerçekleştirerek doğrudan iletişim kurmayı ve gönül köprüleri oluşturmayı hedeflemekteyiz. Böylece çocukların bedensel, fiziksel ve duygusal gelişiminin yanı sıra eğitim seviyesi artırılmasını katkı sağlamaktayız.

Nasıl başladı her şey sorusunu duyar gibiyim. Sahi nasıl başlamıştı bu yolculuğumuz? Yine günlerden bir salı ve yönetim toplantısı hepimizde ortak bir soru bizim vizyon projemiz ne olmalıydı? Hararetli, heyecanlı konuşmaların sonunda hep dışarıda aradığımız vizyon projemizin aslında içimizde memleketimizde kurulacak olan gönül bağı köprülerinde olduğunu keşfetmiştik. Bu kararın sonucunda hemen hayal kurmaya ve sahada bizzat ne yapabiliriz diye dünyadaki iyilik örneklerini araştırmaya başlamıştım. Yine bir gün kütüphanede araştırma yapar iken bir arkadaşım ani bir sürpriz ile çıka geldi. Bir yandan sohbet bir yandan da kahveleri yudumlarken fikirlerimi anlatmaya başladım. O da sonra dedi bak şu an neredeyiz? Bende dalga geçme kütüphanedeyiz işte eve benzer hali yok ya. Eee işte buldun ya projeyi. Bende ne diyorsun ne bulması? Sen en güzelinden bir kütüphane kur dedi. O an şaşkın bir ifade ve heyecan ile mutluluktan bağırmışım arkadaş sakinleştirmişti. Bir köy okuluna kütüphane kurulumu yapacaktık. Ama süreç nasıl olacaktı nereye kuracaktık ekibi maliyeti vs derken kafamızda deli sorular ile düşünmeye başlamıştım. Ertesi gün cevaplanması gereken bir sürü soru ile uyandım. Ama içim içime sığmıyor sanki böyle kuş misali bıraksan uçup gidecek. Baktım bu iş böyle olmayacak en iyisi dedim bir bilene danışmak fikir alışverişinde bulunmalıyım. Aklıma ömrünü bu tarz iyilik projelerine adamış Selçuk ağabeyim geldi. Hemen telefona sarıldım ama ne sarılış heyecandan başka Selçuk ağabeyi aramışım başlamışım anlatmaya dur sakin ol bir nefeslen demese ben susmayacağım. Tabi sonradan fark edince bu durumu baya gülmüştüm kendime. Daha sonra bizim Selçuk ağabeyi aradım tekrardan başladım anlatmaya. Projeyi çok beğenmişti ve bunu bir değerlendirerek yönetim ile paylaşalım. Tabi biz hemen işe koyulduk. Bu doğrultuda önce projeye projemize isim aramaya başladık. Selçuk ağabeyimin aklına ben kendisini hiç göremesem de Amasya’da tanıştığı, Mardin Çalpınar köyünde öğretmenlik yapan bölgede çok sevilen kendini mesleğine ve öğrencilerine adamış Refiye Hocam gelmişti. Bu isimin sebebini sorduğumda ise kendisinin kanser olduğunu öğrendim ve kuracağımız kütüphane sayesinde canından çok değer verdiği öğrencileri birlikte moral ve motivasyon olacaktı. Hani bazı insanlar vardır Siz hiç tanımasanız da gelir dokunur hayatınıza bir şekilde ve Siz bir ömür unutmazsanız o insanı öyleydi işte bu hikayede. İşin büyük bölümü çözmüştük. Sıra geldi aileyi ve yönetimi ikna etmeye. Yarı heyecan yarı tedirginlikte başladım yönetim toplantısında konuşmaya, sonunda da bir iyiliğe karar verdiğinizde işte acele edin ki şeytan Sizi caydırmasın diyerek noktaladım. Şaşkınlık ile de olsa onayı almanın mutluluğu ile asıl zor noktaya gelmiştim anne baba rızasını almaya. Annemi aldım karşıma bu vatan için ne yapsak az değil mi dedim? Anne ben inşallah Mardin’e gideceğim ve kütüphane kuracağım dedim. Tabi önce bir sessizlik. Başka kimse mi kalmadı ne işiniz var orada terör olayları vs falan olmaz dedi. Halbuki nereden bilebilirdi daha sonra Mardin’in ikinci memleketimiz olacağını. Anne dedim bizde o bölgede doğup büyüyüp o bölgenin insanı olabilirdik ve belki de bu imkanlara hiç sahip olamayabilirdik deyince biraz zorla da olsa rızasını almıştım. Tabi bunları duyan kız kardeşim anne abim giderse bende gideceğim demez mi annemi zaten çok zor ikna etmiştim. Neyse ki sorun Mardin’i kalacağımız yeri vs anlatınca gönlü rahatladı ve kız kardeşimin gelmesine de razı oldu. Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki kışın ortasında Mardin’e gidecektik. Ekip ise sadece ben ve kız kardeşim. Herhalde deli derlerdi şu an düşününce. İyilik için yola çıkınca Rabbim gerçekten rahmetini hissettiriyor. Biz hazırlıkları yaparken bir telefon geldi Selçuk ağabeyden geçen sene bölgedeyken çocuklar bizden ne istersiniz diye sormuş ve bu isteklerini kağıtlara yazmalarını söylemiş. Başakşehir Anadolu Lisesi Müdürü Sayın Aziz Erdoğan bey Çalpınar Köyü İlköğretim Okulunu kardeş okulunu kardeş okul belirlemiş ve okul olarak o listelerde ne varsa hepsini tek tek özen ile paketlemişler. Tabi bize bu o kadar güzel bir sürpriz oldu ki ve bölgeye bir anca gitme arzumuzu artırdı. Nihayet biletlerimizi aldık hazırlıklarımı tamamladık asker gibi gün sayarken lise arkadaşım Murat aradı ne var ne yok neler yapıyorsun derken konu dönüp dolaşıp kütüphane projesine geldi çat demez mi bende geliyorum Seni yalnız bırakmam diye sıkıntı olmasın vs derken bir baktım sabahına biletini almış bana atmış. Dedim deli iyi ki varsın.

Beklediğimiz o gün gelmiş çatmıştı nihayet. Bir ağabey, kız kardeş ve lise arkadaşı havalimanında buluşmuştuk. İçimizde yapacağımız projenin vermiş olduğu mutluluk ve belirsizliklere rağmen binmiştik uçağa. Bir saat otuz dakika sonra yağmurlu bir Mardin’e varmıştık. Havalimanı çıkışında bizi alacak birilerini beklerken bizim  için yolculuk daha yeni başlamıştı ve oradan da bir saat minibüs yolcuğu yapacaktık. Yolda yolları izlerken acaba biz nereye geldik uçsuz bucaksız araziler ne dediğini anlamadığımız kürtçe, arapça konuşan insanlar ama hepsinin yüzünde tebessüm ve sıcakkanlılık. Valizlerimizi görüp buyur kardeş misafirimiz ol diyerek davet eden teyze ve dayılar. Yolcuğumuz boyunca koyu bir sohbet ve  muhabbeti hiçbir şeye değişmem. Bu arada Midyat’a varmıştık. Uzaklardan abemm diye seslenen bir ses işittik ve hayatımızda bu kadar mı candan olan bir okul müdürü olur dediğimiz Zeki Hoca sıkıca sarılarak tanışmış olduk. Yıllarca bize anlatılan insan tiplerine ve filmler ile gösterilen gelişmemiş şehir ve toplumsal terör olaylarında bahsedilen bir yere benzemiyordu. Öğretmen evine yerleştikten sonra resmi ziyaret için İlçe Milli Eğitim Müdürünü ziyarete gidecektik. Tabi içimizden bir an öce sıkıcı resmi süslü püslü işleri bitirip köy okuluna gidelim diyorduk. Ama nereden bilebilirdik ki karşımıza bir baba ve gönül insanı adam gibi bir adam Abdülkadir Hocanın çıkacağını. Sanki tüm bu adamları seçmece seçmişler hepsi mi böyle olur mütevazi kendi oğullarından kızlarından ayırt etmeden samimi ve içtenlikle bize yaklaşan insanlar. Biz bir afalladık annem nasılsın? Abim hoş geldin sanırsınız biz orada müdür Abdülkadir Hoca misafir. Kahve sohbet derken zamanın nasıl geçtiği anlamamışız. Akşam kendi aramızda günün istişaresini yaparken biz ne yaşadık bugün diye baya şaşırmıştık. Bizi biz yapan değerleri hatırlamıştık belki doğal olan bu haller bize yabancı gelmişti. Selam verip borçlu çıkarım düşüncesi, kopmuş aile bağları, tükenmişlik ve bolluğun vermiş olduğu kimlik arayışı sendromu hayatımızın genel bir sorunu olmuştu.

Ertesi sabah köye gitmek için erkenden yola çıkmıştık. Bir zamanlar terörün hüküm sürdüğü, öğretmenlerin kaçırıldığı, acıların yaşandığı bir köydü burası yeni ismiyle Çalpınar eski ismiyle Site. Yolda uçsuz bucaksız meşhur üzüm bağları, tarım arazileri, dönemeçli yollar, eski taş evler ve radyoda alef fm dört dilde yayın yapıyor. Ne dediğini bilmeseniz de müziğin ritmi alıp Sizi uzaklara götürmeye yetiyor. Güneş gökyüzünde sanki bizim için parıldıyor masmavi bir gökyüzü hoş geldiniz diyor bize. Her geçtiğimiz köyde çocukların gönüllerinden yüzlerine yansıyan bir gülümseme ve mutluluğu görmemek imkansız. Bir saatlik bir yolculuğun sonunda köyün girişi gözükmüştü. Arabadan iner inmez hemen köyün girişinden çocuklara gibi bayır aşağı okula koşmaya başlamıştık. Okula vardığımızda kendini okul işlerine adamış Halil ağabey her zamanki özverisi ile usanmadan sobaların her birini tek tek yakmış öğrenciler üşümesin diye. Ama o isin kokusu sobanın sıcaklığı bizi çocukluğumuza götürmüştü. Yavaş yavaş öğrenciler gelmeye başlamıştı. Kardeşinin elinden tutmuş okula getirenler kurdeleli saçları ile ve özenle hazırlanmış çantaları ile okula koşa koşa gelip sobada ısınmaya çalışanlar ve sobanın sıcaklığı ile pembeleşen yanaklar ve şakalaşmalar tam bir tablo gibiydi. Tabi bizi görünce herkeste bir şaşkınlık kimdi bu abiler ve abla neden gelmişti? Daha önce gelen kalabalık ekiplerde değildi. Acaba öğretmen miydi ya da ziyarete mi gelmişlerdi? Ne işleri vardı burada? Cevaplanması gereken bir sürü soru işaretleri vardı. En sonunda sorular artmaya başlayınca birisi hemen sormaya başladı abi Siz kimsiniz? Neden geldiniz? Dedik Biz İstanbul’dan Sizin için kütüphane kurmaya geldik deyince kütüphane mi deyince herkesin gözünde bir ışıltı ve mutluluk tarif edilemezdi. Tabi asıl sürprizden haberleri yoktu daha. Kendilerini bu vatana adamış en meşakkatli yolları aşan ve öğrencilerinin iyi bir yere gelmesi için emek gösteren öğretmenler de yavaş yavaş gelince ders zili çaldı. Bizde hemen işe koyulduk vaktimiz az ama işimiz çoktu boya yapılacak duvarlar kurulacak kütüphane ve tasniflenecek bir sürü kitap ve sınıf sınıf ayarlanması gereken hediyeler. Önce görev dağılımı yaparak ben boyaya kız kardeşim hediye ayarlamaya Muratta kütüphane kurulumuna geçti. Tabi imkanlar kısıtlı olduğu için elimizdeki boyaları kullanalım dedik. Böylece boyamaya başlayınca muhtar kontrole geldi ve renkleri değiştirmeniz lazım dedi tabi ben önce anlam veremedim. Dedim herhalde rengi beğenmedi. İtiraz etmedim tabi ki olur Siz nasıl uygun görürseniz sonuçta burası çocuklara kalacak diyebildim. Daha sonra öğrendim ki yeşil ve kırmızı yan yana kullanmışız malum bayrağın rengiymiş. Bu bana bir hayat tecrübesi olmuştu her zaman gideceğin yerin ve konuşacağın konunun detayını iyi hesaplamalıymışım. Tam hüsrana uğradığım anda Halil emmi yardıma koştu geldi ve boyları birbirine katarak mükemmel bir renk ortaya çıkardık ve Halil emminin sesinden türkü ile tekrar işe koyulduk. Yan odada muhtar ve Murat harıl harıl çalışıyor. Tabi öğrenciler durur mu? Pencereden olan biteni izlemeye nasıl bir şey ortaya çıkacağını merak ediyorlardı. Yavaş yavaş öğlen olduğunda acıkmaya başlamış olacağımızı hissetmiş olacaklar ki bir sini bulgur pilavı üzerine yeni kesilmiş tavuk, tarlalarında ki yetişen marul ve tandır ekmeği getirdiler. O yorgunluğun üzerine o yemeğin lezzeti ve bereketi gerçekten anlatılmazdı. Evde bir sofrada dahi bir araya gelemeyen ve sürekli bir koşuşturma içinde bizler için aynı siniden kaşıklamanın birlikteliğin önemini bizim yüzümüze bir tokat gibi çarpmıştı? Sahi ne olmuştu bize eskiden anneannemin yaptığı bir sini tarhana çorbasına beraber kaşık attığımız bandıra bandıra yediğimiz yemekler, birlikte sofra duası ettiğimiz anlar gitmiş yerine yemek beğenmeyen ayrı ayrı takılan bireyler olmuştuk. Ne değişmişti? Hani aile toplumun yapıtaşı idi? Daha yemekte bir araya gelemeyen bizler kardeşlerimiz ile nasıl gönül bağı oluşturacaktık? Ayrılıkta azap birlikte rahmet vardır hadisi bize söylenmemiş miydi? Derin duygular içinde çaylarımızı yudumlarken hava ile ruhumuzda ısınmıştı. Dışarıdan gelen seslerden oyun oynama vaktimizin geldiğini anlamıştık. Bizde daha fazla itiraz edemeden dışarı çıkınca tüm köy toplanmış. Önce vazgeçilmez olan futbol ile başladık adımızı da site ve Çalpınar diye belirledik dört bir yandan ellerinde bastonlu dedeler bebeği kucağında teyzeler hep bir yandan tezahürata başladı. Ama biz nasıl kaptırmışız kendimizi böyle anlatamam yani. Yenilsek de yarın bu maçın rövanşı alırız deyince herkes gülmeye başladı. Yenilen pehlivan güreşe doymazdı. Kızlar dedim Siz ne oynamak istersiniz ve vazgeçilmez çocukluğumuzun oyunu ip diye haykırdılar. Bu sefer de başladık ip atlamaya birler ikiler gir çık zıpla derken biz beceremeyince gülüşmeler ama öyle değil yandın ama bir hak daha verelim Sana diyorlardı. Diğer tarafta dokuz taş oyunu, istop, saklambaç derken çocukluğumuza daire ne varsa oynamıştık. Günü öyle bir yorgunluk ile tamamlamışız ki akşam nasıl uyuduğumuzu hatırlamıyorum.

Sabahın erken saatinde bizi yine yollar ve çocuklar bekliyordu. Köye vardığımızda bu sefer herkes bizden önce hazır oradaydı. Hemen arabanın etrafını çevirdiler ve başladık birlikte şarkılar söyleyerek okula doğru yürümeye. Yürürken de bir yandan her daim çocuklara sorulan klasik bir soru sormuştum. İleride ne olmak istersiniz hedefleriniz neler diye. O kadar güzel hayalleri ve hedefleri vardı ki erkekler astronot, asker, mühendis kızlar ise daha çok hemşire, öğretmen ve müzisyen olacağım diyenler vardı. Siz istedikten sonra biz her zaman yanınızdayız. Siz yeter ki kendinize inanın deyince kız çocuklarının gözlerinde ki pırıltı görmeye değer ender anlardandı.  Tabi okula varınca ders zili çaldı ve bizde tekrar işe koyulduk ve son dokunuşlardan sonra Refiye Özel Kütüphanesi tabelası ve kırmızı açılış kurdelemizi de takarak hazırlıklarımızı tamamladık. İlk olarak her zamanki sıcakkanlılığı ve gönüllere işleyen sözleri ile Abdülkadir Hocam geldi. Daha sonra bizleri şaşırtan mütevaziliği ile samimiyeti ile Kaymakam Bey geldi. Beraberinde bölge komutanında gelmesi bizleri ayrıca sevindirmişti.  Ya bu bölgenin toprağından da mıdır suyundan mıdır herkes mi böyle olur diye geçirdik içimizden. Birlikte bir köyü gezerken kaymakam beyin genç yaşına rağmen tecrübesi ve donanımı herkesin takdirini toplamıştı. Tepeden bakmak yerine bizzat sahada olup halkın dilini anlayıp nükteleri bile ona göre ayarlamak ortamda müthiş bir atmosfer oluşturarak bizde çok güzel izler bırakmıştı. Bu kısa gezintinin ardından okula döndük ve asıl sürprizimiz olan hediyeler için tek tek sınıflara girmeye başladık. Tabi bizleri gören çocuklar hep bir ağızdan hoş geldiniz sesleri ile sınıfları inletiyordu. Söze giren Abdülkadir Hocam geçen sene birlikte Mardin gezisine gittiğimiz Selçuk ağabey vardı ve hani Siz kağıtlara ne istediğinizi yazmıştınız hatırlıyor musunuz deyince evettt diye sesler yükseldi hep bir ağızdan işte bu abiler ve abla Size o hediyelerinizi getirdi deyince o zıplamalar mutluluk gözyaşları o sinerji nasıl anlatılır ki? Tek tek isimleri okuyarak hediyeleri vermeye başlayınca çocuklar gerçekten de istedikleri şeylerin geldiğini görünce gözleri parladı sarılanlar böyle heyecanlı heyecanlı konuşarak mutluluğunu anlatmaya çalışanlar her şey o kadar mükemmeldi ki sanki dünya durmalıydı o an vakit hiç geçmemeliydi. Girdiğimiz her sınıf ayrı bir mutluluk ve çocuklardaki idealler hedefler ve hepsinin ağzında tek bir söz iyi ki varsınız ve iyi ki geldiniz. Bizlerin artık burada birer kardeşi var Sizlerin de birer ağabey ve ablanız var bunu hiç unutmayın dedim. Canınız mı sıkkın, bir hayalinizi mi paylaşacaksınız ya da isteğinizi mi söyleyeceksiniz bir telefonunuza bakar gece gündün demeden beni her daim arayabilirsiniz söz dedim. Herkes hediyesini aldıktan sonra hep birlikte kütüphane açılışına geçtik. Önce bu işe vesile olan bir isim var böyle çok sevdiğiniz şu anda yanınızda olmayı çok isteyen kim biliyor musunuz diye sordum? Onlarda hiç şaşırtmadılar ve Refiye öğretmenimiz diye haykırdılar. Ve minik ellerini hep birlikte dua etmek için açtılar. İşte o an hissettim ki iyilik aslında en başta dediğim gibi hiç tanımadığımız bir daha göremeyeceğimiz bizi tanımayanlara yaptığımız iyilikler bizi insan yapar ve var olma nedenimizi hissettirir. En önemlisi kendimizi mutlu hissederiz yani asıl iyiliği kendimize yaparız. Böyle suya atılan taşın etrafındaki dalgalar gibi yayılır. Sonra dedim haydi gençler rövanş maçı yapmıyor muyuz?  Tabi hemen Abdülkadir Hocam ve hocalar ile birlikte ekip kurduk. Yer gök inliyordu site Çalpınar diye alkışlar ile birlikte. Abdülkadir Hocam kaleye geçince gol atan hocalar ve gençler o kadar mutlu oluyordu ki gülmemek elde değildi. O kadar top koşturunca yorulmuşuz tabi ama bu yorgunluk her şeye değerdi. O kütüphanedeki çocukların kitap okuma arzusu, ve ideallerine olan inançları artmıştı. Ayrılık vakti gelip çatmıştı herkesin gözünde bir mahzunluk vardı. Dedim sözümüz söz olsun seneye daha kalabalık olarak geri geleceğiz. Sizden tek bir isteğimiz var çok çalışmak ve hayallerinizi hiç kaybetmemeniz. Seneye gelince her birinizi derslerini ve kaç kitap okuduğunu hocalarımıza soracağım deyince hep birlikte sözz diye bağırdılar. Bu arada bizleri o kadar değerli mektuplar verdiler ki hatta kendi aramızda bak bana daha çok mektup verdiler diye böyle hafif bir atışma oldu. Tüm buradan çıkarttığımız ders neydi sorarsanız aslında gerçek yolculuğumuz geriye dönüşümüzdü. Özümüzde var olan iyiliği sevgiyi görmek ve hayallere inanmak. Şu mısralar ile sözlerimi bitiriyorum kalın sağlıcakla gönül bağı dostları seneye yeni iyilik hikayelerinde buluşmak dileğiyle. Allah’a emanet olunuz.

Sen kalbinde bir gül yetiştir.

Görürsün bir saka kuşu gelir konar.

Hiç duymadığın mutluluk şarkıları şakır tüm gün.

Hayatın ve dünyan rengarenk müzik ile dolar.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.