Can şenliği ile birlikte oturduğumuz sofra tüm sohbetimize ortaktı. Yüreğimizde beslediğimiz iyilikler ise etrafımızı sıcacık yapmıştı. Bizim; havamıza, suyumuza, toprağımıza düşen üç cemre dört mevsim baharımızdı.

Yıllarca biriktirdiği huzurla vücut bulan dedem karnımızı doyurduktan sonra radyomuzun yanına oturdu. Akşam haberlerini dinlerken fincanına âşık okkalı kahvesini yudumluyordu. O tatlı ve yorgun çehresiyle hayatı derin derin içine çekti. Sıra deminde bir mutlulukla çaylarımızı içmeye gelmişti. Radyoda sabırsızlıkla beklediğimiz program nihayet başlamıştı. Spiker:

 - Anılarıyla zamanda tutuklu kalan, içindeki kırgınlıktan firar eden ve sevgisini azat edip kanatlandıran yaşamlar… Hasret ve saygıyla size selam diyorum. Bu akşamki programımızın konusunu; insanın kalbine güzellikler, hoşluklar, huzur ve lezzet veren duygu olan ‘iyilik’ olarak seçtik. Mevlana’nın dediği gibi “ İyilik aradın mı insanda, kötülük kalmaz.”   Bu gece yüreklerimizin ortasında üç vardiya bir tezgâh çalışacak. Ruhumuz iyiliği sevgiyle dokuyup, gönlümüz ilmek ilmek örecek. Dilimiz söylemese de her yeri gönül desenli iyiliğin erdemi kaplayacak.

Spiker ne kadar güzel konuşuyordu. Dedem o mavi bakan ağlamaklı gözlerini benden gizlemeye çalışırken bir yandan da bana laf yetiştiriyordu.

 - Erdem canım torunum bu kadar duygu, düşünce pek güzel ama yarın çok işimiz var. Hazırlıklarımızı tamamlayıp bir an önce uyumalıyız. Zaten vakit epey ilerlemiş.

Benim dedem mükemmel bir sanat ustasıdır. Ona “Hayali Hayri Usta” derler. O, sahnede Karagöz ve Hacivat’ı büyük bir ustalıkla sergilerken siz bülbülün güle duyduğu sevda gibi hislenirsiniz. Ezber yapmadan, bir yere bakıp okumadan, saatlerce doğaçlama yapar. Sanatını âdeta konuşturur. Dedem sahnede “Hayali” olur, ben ise onun yardımcısı “Yardak” olurum. Dedemden sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışarak ona daha fazla yardımcı olmaya çalışırım. Onun gibi her fırsatta kitap okuyup ufkumu genişletirim. Bu güzel ve iyilik timsali insanı çok seviyorum.  Çünkü o benim dünyam…

Yıllar önce ailemi bir trafik kazasında kaybedince dedem bütün ömrünü bana harcadı. O zamanlar daha küçücük bir bebekmişim. Doğduğumda da adımı dedem “Erdem” koymuş. Adımın manasına yakışan; iyiliksever, yiğit, doğru biri olmam için. Kazadan sonra çok ciddi sağlık sorunlarım oldu. Böbreklerim çalışmadığı için nakil gerekiyordu. Canım benim hiç tereddüt etmeden bir böbreğini bana verdi. Bu yaşa kadar getirdi. Fakat benden gizlemeye çalışsa da ciddi sağlık sorunlarım olduğunu biliyordum.  Çok zor günler geçirmemize rağmen yaşama sevincimizden hiçbir şey kaybetmiyorduk. Uzun süreli tedaviler uygulanırken hastaneye sık sık gittiğimiz için doktorlarla aile gibi olmuştuk. Gerçi dedem doktorumu yıllar öncesinden tanıyormuş. Hatta yarın doktorumun oğlunun sünneti var. Hayali Hayri Usta, bu davette insanları mutlu etmek amacıyla sanatını icra edecek ve ben de ona seve seve elimden geldiğince yardım edeceğim. Mutlu olmak, mutlu olunca huzur bulmak ve hayata dört elle sarılmak öyle anlamlı, öyle güzel ki anlatamam. Hele bir de içini, kalbini süsleyip insan sevgisini vermeyi de öğrenince işte o zaman iyilik kokar her yer… Zerre kadar tereddütsüz insanlık için gereken huzur ortamının anahtarı budur zaten.  

Akıp giden zamanla birlikte geceye saklanan karanlık yerini güneşin sıcacık ışıklarına bırakmıştı. Vakit kaybetmeden sünnet davetinin yapıldığı yere gittik. Bayram yeri gibiydi etraf. Rengârenk çiçekler, balonlar, hediye paketleri ve palyaçolar… Dedemle birlikte merak dolu ve gülen gözlerin bizi izleyeceği yere sahnemizi kurduk. Oyunumuzun gerçek sanatçıların ruhunda sanki ete, kemiğe bürünmüş gibi gözüken karakterlerini sevgiyle hazırladık. Karagöz, Hacivat, Çelebi, Zenne, Beberuhi, Tuzsuz Deli Bekir…

Dedemin bir elinde Karagöz diğer elinde Hacivat, benim elimde tef, alkışlar eşliğinde perdemiz açıldı ve oyun başladı:

Hacivat: Of, hay Hak! Vay Karagöz’üm benim iki gözüm merhaba.

Karagöz: Hacı Cavcav! Hangi araba?

Hacivat: Ne arabası efendim? Bırak şimdi arabayı. Madem neşen yerinde seni bir sözlü yapayım. Ne zamandır alfabeyi çalışıyorsun, söyle bakalım Karagöz’üm “A” ile “T” yan yana gelince ne olur?

Karagöz: Çok kolay, beygir olur.

Hacivat: Beygir olur mu hiç efendim? At olur.

Karagöz: Motorun beygir gücü sorulacağı zaman “Kaç at gücü mü?” diyorlar, “Kaç beygir gücü ?” diyorlar. Dolap beygirine “Dolap atı mı?” diyorlar?

Hacivat: Maşallah sana Karagöz’üm, dersine iyi çalışmışsın. Seni ödüllendirmem lazım. O zaman şimdi bize misafirliğe gitsek, birer kahve içsek, fakat önce kapıyı çalsak…

Karagöz: Hayırdır, kapıyı neden çalıyoruz? Biz hırsız mıyız?

Hacivat: Efendim öyle değil, kapıyı açsınlar diye çalıyoruz.

Karagöz: Hayda… Ben de kapıyı gizlice aşıracaksın sandım.

Hacivat: Çok şakacısın. Efendim sonra masaya otursak…

Karagöz: Hay Allah! Sizin evde sandalye yok mu?

Hacivat: Var efendim, neden sordun?

Karagöz: Neden olacak, sen bizi sandalye varken masaya oturtturdun.

Hacivat: Hay sen çok yaşa! Karagöz’üm.

Karagöz: Sen de torunlarını okşa…

Hacivat: Yıktın perdeyi eyledin viran. Varayım sahibine haber vereyim hemen.

Karagöz: Her ne kadar sürç-i lisan ettikse af ola…

Alkışlar, ıslıklar, kahkahalar arasında herkes hep bir ağızdan:

- Bir daha, bir daha, isteriz, isteriz

İnsanlar çok mutluydu. Herkes gülüyor, eğleniyordu. Dedemin dinlenmesi için onu sandalyeye oturttuğum sırada gözüm sahnenin yanında duran palyaçoya ilişti. Bir sorun vardı. Herkesi kahkahalara boğan palyaço içini çekerek ağlıyor, kendi kendine mırıldanıyordu. Hemen yanına gittim ve cebimdeki mendili uzattım. Önce almakta tereddüt etti. Sonra titreyen kocaman beyaz eldivenli elleriyle mendili aldı. Onunla iletişim kurmaya çalışıyordum:

 -Benim adım Erdem. Sizin isminiz nedir? Hiç iyi görünmüyorsunuz. Lütfen bir şey söyleyin.

  -…

 Palyaçonun, pek iri kıpkırmızı burnu, devasa ayakları, renkli kıvırcık saçları aslında bilinçaltında onu son derece rahatsız ediyordu. Çünkü bir insana benzerken aynı zamanda alakası yok gibiydi. O kocaman kırmızı boyalı gülümsemesinin sahte olduğunu bilenler onun gerçek duygularını anlayabilir miydi ki? İnsan doğası gereği kendini hep güvende hissetmek ister. Ama bence palyaçolara hiç güvenilmez. Üstelik artık hiç komik değiller!

 Düşüncelerimde yanılmamıştım. Palyaçoya bir bardak su verdim ve olanları anlatmak için dedemin yanına gittim. Bu arada vakit oldukça ilerlemiş davetliler dağılmaya başlamıştı. Dedem beni dinledikten sonra elimi tutup palyaçonun yanına götürdü. Bizi görünce biraz ürktü. Tam o sırada yanımıza Doktor Fuat Amca geldi. Dedemin elini öptü ve ona sımsıkı sarılarak:

 -Hayri Amcacığım, her şey için çok teşekkür ederim. Hepimiz çok eğlendik, mutlu olduk. Benim sizin hakkınızı ödemem çok zor. Okuyup adam olduysam bu sizin sayenizde Şöyle hep beraber bahçeye doğru gidip birer yorgunluk çayı içelim.

 Dedemin cebine bir zarf koyduktan sonra koluna girip yürümeye başladı. Ama dedem zarfı cebinden çıkarıp:

 -Doktor Bey oğlum, eğer bu düşündüğüm şey ise asla kabul etmem. Biz bu gece buraya severek geldik. Yani iş amaçlı değil. Çok şükür herkesin yüzü gülüyordu. Bir kişi hariç! Eğer izin verirseniz gülmeyi unutmuş palyaçomuzla biraz sohbet edelim. Ne dersiniz?

 Çiçekler içindeki bahçenin ortasında duran masaya doğru yürüdük. Kalabalık artık yerini sessizliğe bırakmıştı. Sandalyelere oturacağımız sırada ilginç bir şey oldu. Palyaçonun kafasındaki o renkli peruk birden yere düştü ve güneş gibi sapsarı saçlar omuzlarına dökülüverdi. Ağlamasıyla da yüzündeki boyalar akmış gerçek kimliği ortaya çıkmıştı. Karşımızda gencecik bir kız duruyordu. Cesaretini toplayıp olanları anlatmaya başladı:

-Ben sizden çok özür dilerim. Keşke sizler gibi iyi insanlara daha önce rastlasaydım. Ailem beni köyde zorla evlendirmeye kalktı. Okulumdan aldılar. Eğitimim yarıda kaldı. Oysa çok başarılı bir öğrenciydim. Okuyup güzel bir meslek sahibi olacaktım. Annemle babam sürekli kız kısmının okumaması, erkenden yuvasını kurması gerektiğini söyleyip duruyordu. Beni başlık karşılığında bir eşya gibi yaşlı bir adama vereceklerdi. Ne yaptımsa, ne dedimse onların bu fikrini değiştiremedim. Çareyi evden kaçmakta buldum. Yanımdaki üç kuruş parayı şehre gelir gelmez çaldırdım. Parklarda yattım, aç kaldım, susuz kaldım. Yüzümün en son ne zaman güldüğünü hatırlamıyorum bile… Sonra bir gün bir ilan gördüm. Çocukları eğlendirmek için palyaço arıyorlardı. Yapabileceğimi düşündüm. Ama ben gülmeyi bilmiyorken karşımdakileri nasıl güldürecektim? Sizin burada sergilediğiniz oyunda insanların yürekten attıkları kahkahaları görünce beni de ağlamak tuttu. Lütfen affedin!

 Doktor Amca o gece palyaçoyu evinde misafir etti. Bu arada adının Beste olduğunu öğrendik. Dedemin anlattığına göre doktorumuzun çok geniş bir çevresi varmış ve insanlara iyilik yapmak onu çok mutlu ediyormuş. Ertesi sabah bizi de kahvaltıya çağırdı. Birkaç telefon görüşmesi yaptıktan sonra gülen gözleri ve o kibar ses tonuyla:

-Müjdemi isterim. Kızımız Beste’nin dertlerinin hepsine bir çare bulduk. Avukatım yapılması gereken tüm yasal işleri halledecek. Kesinlikle eğitim hayatına devam edecek. Devlet korumasında güvenli bir şekilde yurda yerleştireceğiz. Psikolog olmak istediğini duyunca çok sevindim. Eh nede olsa meslektaşımız olacak. En kısa zamanda ailesinin yanına gidip hem onları barıştırırız hem de gerekli konuşmayı yaparız.

 Aradan yıllar geçmişti. Doktor Amca geçen zaman içinde söylediği her şeyi yerine getirmişti. Gerçekten sözünün eri bir insanmış. Bu arada ben büyüyordum ve sağlık sorunlarım inanılmaz bir şekilde iyiye gidiyordu. Dedem ise oldukça yaşlanmıştı. O; benim nefesim, canım, gülen yüzüm ve en büyük şansımdı.

 O gece dedem yine radyoda haberleri dinliyordu. Telefon çaldı. Hemen gidip açtım. Telefonda arayan kişi dedemle görüşmek istedi. Kimsesiz çocuklar için düzenlenen geceye çağırıyorlardı. Hiç düşünmeden hemen kabul etti. Bu geceye doktorumda davet edilmiş. Sonradan öğrendiğime göre benim doktorumda kimsesizmiş. Onu dedem okutmuş. Ama bunu bana hiç anlatmadı. Her zaman bana: “Bir elin yaptığı iyiliği diğer el bilmemeli.” derdi.

 Davet edildiğimiz geceye özenle hazırlanıp gittik. Doktorumla ailesi, psikolog olan ama o geceye palyaço olarak katılan güzel ablamız Beste ve biz. Karagöz ve Hacivat’ın oyun sırası gelmişti. Dedemin yaşından dolayı hareketleri ve konuşması biraz yavaşlamıştı. Sahnede palyaçomuzda bize yardım ediyor ve yüzü gülücükler dağıtıyordu. Fakat onun bu sıcak gülüşü pek uzun sürmedi. Dedem tam Karagöz ve Hacivat’ı eline alıp konuşturacağı sırada aniden yere yığıldı. Bir eliyle sol yanını tutuyor, diğer eliyle de benim elimi tutmaya çalışıyordu. Mavi bakışları derin bir uykunun dibine düşmek üzereydi. Nice sırların nefesiyle içindeki kalabalığa bir çekidüzen verip son uyanışına hazırlanıyor gibiydi. Yalan bir ömrün ardından tadacağı tek gerçek onu hiç korkutmuyordu. Ardında o kadar güzel iyilikler bırakacaktı ki…

 Doktor Amca gereken tüm müdahaleyi yaptı. Ancak sonuç değişmedi. Hayali Hayri Usta her güzelliğe ortak olan yaşama sanatını, dokunduğu hayatlarla, yaptığı iyiliklerle, manevi değerlere verdiği önemle birlikte en güzel şekliyle başarmıştı. “Gölge oyununun son perdesi” onu sonsuzluğa uğurlayarak kapanmıştı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.