Hayat, her daim parçalarını aradığımız yapboz gibi. Dağınık ama dokununca anlamlı. Her insan kendi yapbozunu tamamlamaya çalışır ömrü bitmeden. Kimileri tamamlar asar duvara, kimileri yarım yamalak bırakır masada.

Yiğit, o gün çok heyecanlıydı. Altı ay sonra babası görevden eve dönüyordu. Annesi çeşit çeşit yemekler, tatlılar hazırlamıştı. Evde bayram havası vardı. Yiğit, en sevdiği kıyafetlerini giyip pencereden pencereye koşturuyordu. Murat dede torunu koşuştururken düşmesin diye sürekli onu  kolluyordu. O zamanlar da herkeste araba yok, komşu Ali amcanın arabasının korna sesi duyuldu. Tüm ev halkı, kasap Nuri, tamirci Tahsin, terzi Sibel… Herkes sokağa döküldü. İşte bizim oralarda vatana hizmet edenler böyle coşkuyla karşılanırdı. Çünkü gidip de dönmeyen çok oluyordu. Yiğitle babası karşılaştıklarında öyle sıkı sarıldılar ki, kimse gözyaşlarını tutamadı.

Oğlum ne kadar da büyümüş ama oynadığımız hiçbir oyunu unutmamış. Bütün akşam bana bunları anlattı. En sonunda masal dinlerken yorgunluktan uyuya kaldı. Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, on gün yeter mi babayla evladına? Zaman bu tutamıyoruz ki! Üç günü bitti bile.

Soğuk bir gündü. İlkbaharda olmamıza rağmen kıştan kalma bir gün geçiriyorduk. Yiğit daha önce annesiyle bir ayakkabı beğenmiş. O zamanlar kart mart yok. Ben yokken kaç boğaza bakıyor kadıncağız. Alamamış işte. Şimdi oğluma sürpriz yapma günü. El ele kunduracının yolunu tuttuk. Yiğit hoplaya zıplaya ayakkabıyı anlatıyordu. Heyecandan kalbi yerinden çıkacaktı.”

— Baba öyle güzeller ki kırmızı bağcıkları var parıl parıl, bir de çizgileri var.

Yiğit kunduracıyı görür görmez vitrine doğru koştu:

Baba bak, işte bunlar! Kimse almamış, ordalar.

“Ah bu çocuklar, küçücük şeylerle nasıl da mutlu oluyorlar.

Yiğit hadi gel oğlum, şuradan sıcacık ekmek alalım. Annen yemeği hazırlamıştır.

“Ekmeğimizi aldık. Kapıdan çıkarken gözlerim kirli elbiseli, Yiğit’in yaşlarında bir çocuğa takıldı. Yaşlı bir kadının elinden tutmuş, bu soğuk günde neredeyse üstüne bir şey giymeden öylece yürüyordu. Yırtık ayakkabılarından parmakları çıkmıştı. Yaşlı kadın onu soğuktan korurcasına sarmalıyordu. Zor durumda oldukları çok belliydi.”

Teyzecim size birkaç tane ekmek almama müsaade eder misiniz?

“ Yaşlı kadın mahcubiyetten gözlerini kaçırıyordu. Aynı zamanda gözleri parladı. Ekmek poşetini verdim. Arkalarını dönüp yavaşça ilerlediler. Yiğit birden elimi bıraktı, koşarak yanlarına gitti ve elindeki kutuyu çocuğa uzattı. Yaptıklarına hiç anlam verememiştim. Ardından gururla yanıma geldi.”

Baba, onun benden daha çok ihtiyacı var.

“İlkokula giden bir çocuğun bu inceliği göstermesi gözlerimi yaşartmıştı. Yiğit bir süre konuşmadı. O anda aklıma bir fikir geldi.”

Yiğit biliyor musun? Küçükken benimde bağcıklı ayakkabılarım vardı. Seninkiler kadar güzel olmasa da babaannenin tavan arasındaki sandığında belki duruyorlardır. Eve gidince çıkar bakarız.

Yiğit babasının söylediklerini aklından hiç çıkartmadı. Yemek boyunca ayakkabıları düşündü. Yemekten hemen sonra tavan arasına merakla çıktılar. Tozlu ve rutubet kokulu, bir sürü eski eşyanın bulunduğu sanki yıllardır el değmemiş , bir sürü anıların saklandığı bir yerdi. Babaannesinin tahtadan cilasız, bazı çivileri çıkmış eski sandığını büyük uğraşlar sonunda buldular.

Ooo, babacığım burada ne çok şey var. Ayakkabılar bunlar mı? Çok güzeller diğerlerine ne kadar da çok benziyorlar. Hem bunların bağcıkları da mavi. En sevdiğim renk! Burada ne kadar da çok kitap, boncuk, düğme var. Buradaki tahta kutuda ne var baba?

“Oğlum, küçükken amcasıyla bozup bozup tekrar yaptığımız yapbozu bulmuştu. Ne çok oynardık bu yapbozla. Çok parçası vardı, her parçanın da bir anlamı. Biz o değerlerle büyüdük, arkasında yazan değerlerle. Mutluluk, sevgi, başarı, merhamet…”

  • Yiğit, o bir yapboz oğlum. Küçükken amcanla oynardık. İstersen onu da alabilirsin. Hem belki sen de seversin, tekrar tekrar yapmak istersin. O boncuklar, düğmeler de babaannenin. Babaannen, biz küçükken terzilik yapardı. Okul kıyafetlerimizi bile o dikerdi.
  • Baba birlikte bu yapbozu tamamlayalım mı? Bugün bitiririz çabucak. Hem belki daha sonra yeni bir yapboz daha alırız.

Oğlum, o hemen bitmez ama birlikte yapabiliriz. Hadi sen şimdi aşağı in,  ben sandığı kapatıp geliyorum.

“Sandığın dibinde yapboz parçası kalmış. Onu da cebime koydum. Sandığı kapatıp indim aşağı. Yiğit masanın üstüne dökmüştü bile parçaları. Parlayan gözlerle bana bakıyordu.

Baba, yapbozun arkasında yazılar var. Dü-rüst-lük… Aaa, ne kadar da güzelmiş. Bak bunda da VA- TAN- SE-VER-LİK yazıyor. Hemen yapmaya başlayalım mı?

“Yatma saatine kadar yapboz yaptık ama yarısı bile bitmemişti daha. Yiğit arkadaki yazıları okuyup anlamlarını sordu, bildiklerini anlattı. Bütün gece ailecek o kadar eğlendik ki, iki gün sonra göreve döneceğimi bir türlü söyleyemedim.

Sabah biraz hüzünlü uyandım. Yarın yola çıkacaktım. Artık Yiğit’e söylemeliydim. Üzülecekti, belki ağlayacaktı ama gitmek zorundaydım. Vatan için gitmek zorundaydım. Bu benim için görevden daha öteydi.  Yemekten sonra uzun uzun anlattım Yiğit’e. Çok üzüldü ama gitmem gerektiğini de anlayabiliyordu. Sadece şunu söyledi:

  • Daha yapbozumuz bitmedi.

Bitireceğiz Yiğit, bitireceğiz oğlum, diyebildim sadece.

Yiğit uyuduğunda eşyalarımı topladım. Artık valizim hazırdı. Oğlumun odasına gittim. Başucuna oturdum. ‘Koca yürekli yavrum. Nasıl da hiç düşünmeden o çok istediği ayakkabıları ihtiyacı olan çocuğa verdi ve bir daha  asla lafını etmedi. Yedi yıllık ömrünün belki yarısında yanında olamadım ama benim oğlumun yüreği dopdoluydu.

Yarın gideceğim, bir daha ne zaman dönerim bilmiyorum. Çabucak büyüyorsun. Oralarda seni aklımdan hiç çıkarmıyorum. Sen bu koca yüreğinle çok iyi yerlere geleceksin inanıyorum. Seni çok seviyoru canım oğlum. Sabaha kadar uyuyamadım. Vatanım en büyük sevdam. Vatan olmazsa ailem de olmaz, ben de olmam.

Sabah herkes gözlerinde buruklukla uyandı. Yiğit gece uyanıp babasının yanına yatmıştı. Sanki büyük bir insan gibi metanetli duruyordu. Babasını öptü, ona sarıldı ve yolcu etti.

Çocuk ya, okul, oyun, biraz da yapboz derken zaman geçiyordu. Üç ay geçip gitmişti bile. Bir gün evlerinin önünde birkaç tane resmi araç durdu. Anne Suhandan bir terslik olduğunu sezmişti. Murat dede ağlamaya başladı. Yiğit ise olanlara bir anlam veremiyordu. Bir rütbeli asker yaklaşarak:

“Oğlunuz Hakan ÖZÇINAR çıkan bir çatışmada şehit olmuştur. Başınız sağolsun.” dedi.

 Herkes öylece kalakaldı. Murat dede sadece:

Vatan sağolsun, dilebildi.

Yiğit koşarak yapbozunun başına gitti. Bütün gece hiç uyumadan babasının yapbozunu tamamladı. Ancak bir parçası eksikti. Her yerde ağlayarak onu aradı. Ertesi gün cenaze ile birlikte babasının eşyalarını teslim ettiler. Vatan uğruna şehit olmak herkese  nasip olmazmış.

            Birkaç gün sonra Yiğit’in aklına babasının eşyaları geldi.

Anneciğim, babamı çok özledim. Babamın kıyafetlerini koklayıp onlara bakabilir miyim?

Annesi Suhandan güçlü durmaya çalışarak eşi Hakan’ın eşyalarını getirdi. Eşyalarının arasında fotoğraflar, not kağıtları, çok sevdiği kalemi, resmî ve sivil kıyafetleri vardı. Yiğit hemen en son geldiğinde giydiği ceketi alarak koltuğa oturdu. Babasına her zaman bu ceketi çok yakıştırıyordu. Küçücük kollarını ceketin uzun kollarına soktu ve annesine:

Anneciğim, babam gibi oldum mu?, diye sordu.

Babası gibi birkaç adım attıktan sonra ellerini cebine soktu. O da neydi? İşte yapbozun son parçası buradaydı. Çığlıkla

Buldum, buldum! , diye seslendi. Annesi ve dedesi hiçbir şey anlamamıştı.

“Babacığım, parçayı sen tamamladın.  Sözünü tuttun. Bu işi birlikte başardık. Ama bundan sonra sen yanımda olmasan da bir şeyleri  başarmalıyım. Hep iyi bir insan olmalıyım. Sen daima kalbimdesin. İyi geceler babacığım. Seni çok seviyorum.”

“Koşarak kalan son parçayı yerine yerleştirmek için salona gitti. Yapbozun. Arkasında yazan değer ise İYİLİK’ti. Şunu anladı ki:

 Bu parça olmasa da olurdu. Onu babam tamamladı. Vatana yapılan  en büyük iyilikti onunkisi.”

                “ Haydi Yiğit, şimdi bu yapbozu bozyap…”

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol