(2. BÖLÜM)

Bahadır, okulun kapanmasına 10 gün kala son sınavları yapıyordu. 12-A sınıfı hariç bütün sınıfların sınavlarını yapmıştı. Nihayet 12-A sınıfının sınavını da yapmıştı. Derslerine hiç çalışmayan, bir amacı hedefi olmayan, hedonist bir hayat yaşayan zengin 3 kız öğrenci sınavı geçememişti. Öğretmeni Bahadır sınıfta yalnızdı, düşüncelere dalmıştı. Kızlar kapıyı çalıp içeri girdiler. Öğretmen Bahadır’dan yüksek puan verip kendilerini geçirmelerini istediler. Bahadır öğretmen bunu kabul etmedi. - “Çalışın çaba gösterin, yüksek notu kendi emeğinizle alın” dedi. Kız öğrenciler ise, - “Eğer notumuzu yükseltmez, bizi bu dersten geçirmezsen, bizde müdüre gider , ‘Bahadır hoca bize sarkıntılık etti, bizi taciz etti’ deriz. Bu iş zor değil, bir lafımıza bakar. Biliyorsunuz kadın beyanı esastır. Gerisini siz düşünün hocam” dediler. Bu tehditlere kızan Bahadır, - “Sizin neyiniz var? Siz iyi misiniz, bu cesareti nereden alıyorsunuz? Siz kimi tehdit ediyorsunuz? Bu yaptığınız büyük bir ahlaksızlık” diyerek kızları sınıftan çıkarttı. Bahadır öğretmen, bu üç kızın nasıl olup bu iftiraya başvurma cesareti gösterebildiğine şaşırmıştı. ‘Bu kızlar, neyine güveniyorlardı?’ diye düşünüyordu. Derin bir hayal kırıklığı yaşadı. Sınıftan çıkan kızlar, koridorda kendi aralarında plân yaptıktan sonra müdüre şikâyette bulundular. Bahadır hocanın kendilerini taciz ettiği iftirasını attılar. Müdür, durumun ciddiyeti için savcılığa ve milli eğitim müdürlüğüne haber verdi. Yapılan tıbbi muayenede herhangi bir delile ulaşılamadı. Psikoloğun raporunda ise tacize ilişkin kesin bir ifade yer almıyordu. Sınıfta kamera yoktu ama koridorda kamera vardı. Kamerada 3 kız sınıftan çıkıyor
ve koridorda kendi aralarında konuşuyordu. Bu görüntülerde kızların ne konuştuğu anlaşılamıyordu. İlçede dedikodu yayılmıştı. Milli Eğitim Müdürlüğü, idari bir karar alarak, Bahadır hocayı başka bir ilçeye, bir kasaba okuluna sürgün etti. Bahadır öğretmene iftira atan kızlar, okulun en zengin ailelerinin kızlarıydı. Derslerle hiç alakaları yoktu. Amaçları ve hedefleri yoktu. Ellerinde en pahalı telefonları vardı. En pahalı markaları giyinirlerdi. Sürekli modayı takip ederlerdi, erkeklere takılır, sürekli sevgili değiştirirlerdi. Okul kıyafetlerine dikkat etmez, teşhire varan abartılı tarzlarla ortalıkta dolaşırlardı. İdarecilerin uyarılarına rağmen değişen bir şey yoktu. Müdürü bile canından bezdirmişti. Bahadır öğretmen, dürüst, güvenilir, yardımsever ve vicdanlı bir öğretmendi. Her türlü ırkçılıktan, mezhepçilikten, grupçuluktan nefret ederdi. Kimseye körü körüne bağlanmaz, körü körüne itaat etmezdi. Eleştirel düşünürdü ama yapıcıydı. Öğretmen arkadaşları onun eminliğinden şüphe etmiyordu. Öğrencilerine karşı yapıcıydı. Kötü alışkanlıkları olarak, sadece sigarası ve arada bir içtiği alkol alışkanlığı vardı. Yaşadığı acılar yetmiyormuş gibi, bu iftira olayı ve sürgün edilmesi, daha çok sigara ve içki içmesini tetiklemişti. * Görev yaptığı okulundan ayrılmak zorunda kalan Bahadır hoca derin bir acıyla sürgün edildiği kasabadaki küçük bir Anadolu Lisesine geldi. Yaşadığı acı olaylar Bahadır hocanın ruh sağlığını iyice bozdu. Aşırı üzüntüden dolayı kimseyle konuşmuyordu. Kadın öğretmenlerden ve kız öğrencilerden uzak duruyordu. Tüm kadınlara karşı güvenini yitirmişti. Otobüste yanına bir kadın oturduğunda hemen kalkıyor başka bir koltukta oturuyordu. Bazen parklara gider derin düşüncelere dalardı. Kendi kendine, ‘Bunlar neden benim başıma geliyor’ diye soruyordu. Gözlerinden yaş geliyordu. Üzüntüden çok yıprandı. Sık sık hastalanıyordu. Bu durumdan şüphelenen bir öğretmen arkadaşı, Bahadır’ı ikna ederek uzman bir doktora götürdü. Uzman doktor ayrıntılı film için görüntüleme merkezine yönlendirdi. Uzun tetkiklerden sonra çıkan sonuç ise çok sarsıcıydı: Beyninde ‘kötü huylu tümör’ gelişmişti. Bu durum Bahadır öğretmeni derinden sarstı. Bahadır öğretmen, beyninde kötü huylu tümör olduğunu öğrendikten sonra kederli bir yapıya büründü, yüzü hiç gülmüyordu, adeta yaşam enerjisi solmuştu, yeme içmeden de kesildi, hiç iştahı yoktu. Derin düşüncelere daldı, hayatı, ölümü sorgulamaya başladı, hayatın anlamının olup olmadığını yeniden gözden geçirdi. Bu konuda yeniden kapsamlı okumalar yapmaya başladı. İnternetten bu konuda farklı açıklamaları olan onlarca video izledi. Astronomi ve ekolojik sistem döngüsünü yeniden ve farklı bir gözle araştırdı. Beyindeki tümörün nasıl oluştuğunu anlamak için biyolojiye ve anatomiye merak saldı. İnsan vücudunun tüm sistemlerini, organlarını ve bunların düzenli işleyişini, karşılıklı görevlerini öğrenince bu işin içinde bir düzen olduğunu, bir sistem olduğunu fark etti. Ayakta düşmeden durabilmemiz, düşmeden koşabilmemiz, bir bardağı elimizde kırmadan ve yere düşürmeden uygun
basınçla tutabilmemiz, göz kapağının çok hızlı açılıp kapanması ve gözyaşı torbasının gözyaşı salgılayarak gözü kurumaktan koruması… gibi düzenli işleyişlerin basit bir tesadüfle yada evrimle açıklanamayacağını fark etti. Bu örnekler, beynin komutlarıyla gerçekleşen harika bir işleyişti. Özellikle beynin çalışma sistemi, kalbin hiç durmadan atması, kalbin kirli kanı vücuttan çekip vücuda temiz kan pompalaması, böbreğin sıvıları süzmesi, akciğerlerin karbondioksiti alıp dışarı vermesi ve havadaki oksijeni alıp kana vermesi ve bu temiz kanı kalbe göndermesi çok muhteşem işleyen bir sistemdi. Endoktrin sistemi ve sinir sistemini araştırınca sistemlerin mucizevi işleyişine hayran kalmıştı. Özellikle mide, ayrı bir mucizeydi. Karaciğer ve barsakların yaptığı yüzlerce biyokimyasal işlemleri öğrenince hayranlığını gizleyemedi. Bahadır öğretmen, bir düzenin, bir sistemin olduğu yerde kör tesadüfe yer olamayacağını fark etti. Bu düzenli ve sistemli muhteşem yapının kendiliğinden oluşamayacağını, kendi kendini yoktan var edemeyeceğini, hatta bu düzenli ve sistemli yapının ancak bu işi çok iyi bilen, ilmi çok geniş olan, iradesi çok güçlü olan, her şeye gücü yeten, yaratıcı bir varlığın eseri olduğunu fark etti. Bu konuyu üniversitede felsefe okurken neden fark etmemişti, neden anlayamamıştı? Hâlbuki bu konular ile ilgili tartışmalar sınıfta çok yapılmıştı. O zaman fark etmediği bu durumu, şimdi nasıl oldu da fark etmişti? Günlerce bu sorunun cevabını aradı. Neden bu sistemi fark etmedi şimdiye kadar? Buna engel olan neydi? Neden eğlencelerle, alkol ile esrar ile gezmelerle, hedonist yaşantıyla, bohem hayatıyla vaktini heba etmişti? Varoluşu düşünmek daha mı önemsiz bir konuydu? Hayatın anlamını düşünmekten neden kaçmıştı? Neden? Kendince aradığı sorunun cevabını günler sonra bulmuştu. Üniversite de felsefe okurken, derslere giren hocalarından çok etkilenmişti. Hocaların yarısı ateist, bir kısmı agnostik, bir kısmı da deistti. Hocaların anlattıklarını eleştirel bir şekilde değerlendiremedi. Onları gözünde çok büyüttü. Akademik otoritenin paradigmasını sorgulayacak donanımı henüz yoktu. Bölümde okuyan öğrencilerin çoğu da bu durumu sorgulama cesareti gösteremiyordu. Arkadaşlarına uyup agnostik takılmıştı. Okuduğu felsefe bölümünde özgür düşüncenin kazandırıldığı iddiası kendisine göre koca bir yalandı. Bahadır, üniversitedeki hocalarına kızıyordu ama kendisinin de bu konuda ihmalkârlığı vardı. Bu konuyu derinlemesine araştırabilirdi. Sadece varoluşu değil, ülkesinin ve insanlığın sorunları ile de pek ilgilenmedi. Mesela; emek sömürüsü, küresel sermayenin şeytanlıkları, medyanın manipülasyonları, moda endüstrisinin kitlelerin tüketim alışkanlığını teşvik etmesi, hukuksal sorunlar, ekonomik sorunlar, tarımsal sorunlar, gıda terörü, ekolojik dengenin bozulması, çevresel sorunlar, biyolojik savaş adı altında salgın hastalıkların artması, şiddet vakalarının artışı, suç oranlarının artması, ahlaki çöküş, ailelerin dağılması vb. toplumu etkileyen onlarca sorunlara hiç kafa yormamıştı. Bu sorunlarla ilgilenmediği için ülkesinde ve dünyada ne olup bittiğini yeterince bilmiyordu.
Üniversitede okurken nasıl bu kadar rahat, gailesiz, gamsız olmuştu? Bahadır öğretmen bunları düşündükçe kendinden utandı, çok pişman oldu. Bu durumu değiştirmek, kendine gelmek ve gerçeğe ulaşmak için kendisine ciddi anlamlı sorular sormaya başladı. Bizler niçin varız? Varoluşumuzun bir anlamı bir gayesi var mı? Evrendeki her şey tesadüfen mi var oldu? Madde ezelden beri mi var, yoksa varlığın bir başlangıcı var mı? Eğer varlığın bir başlangıcı varsa, bu başlangıç nasıl oldu, bunu hangi güç başlattı? Bu güç, bu yaratıcı kim? İnsandan ne istiyor? İnsanı başıboş mu bıraktı yoksa ona görev ve sorumluluklar yükledi mi? Yüklediyse bunu nasıl bilebiliriz? vb. sorular sordu. Bu soruların peşine neden düşmediğini sorguladı. Kendisine çok kızdı. Çünkü bu sorular hayatı anlamlı kılan önemli sorulardı. Bu soruların iki kesin şıkkı vardı. Ya mutlak bir yaratıcı var ya da mutlak bir yaratıcı yok. Mutlak bir yaratıcı var denilirse, bu yaratıcı evrene, tabiata, canlıların vücuduna bir sistem, bir düzen koydu denilirse yaşanacak hayat ve fikirler farklı olur. Ama yaratıcı yok, tesadüfen var olduk denilirse, o zaman yaşanacak hayat ve fikirler çok farklı olurdu. Bahadır öğretmen, özellikle insan anatomisi üzerinde yaptığı okumalar ve sorgulamalardan sonra anladı ki, insanların vücutlarında mükemmel işleyen bir sistem, bir düzen var. Mantıken şu noktaya vardı; bir sistem ve bir düzenin olduğu yerde tesadüfe yer yoktur. Bir sistemin olduğu yerde, o sistemi kuran bir güç, bir yaratıcı vardır. Bahadırın bu düşünce analizleri, onu gittikçe heyecanlandırıyordu. Yeni şeyler keşfettikçe sancıları azalıyordu. İçinde hakikati keşfetmenin huzuru vardı. Daha soracak çok sorusu vardı kendisine. Yapacak çok işi vardı.

(DEVAM EDECEK)

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol